Archive for the ‘sürdürülebilirlik’ Category

Yaşamı Sürdürmek Üzerine

Her şey seçimlerle başladı. Keşke seçim falan olmasaydı.

Bombalar, bombalar ve ölen yüzlerce insan yaralanan binlercesi.

Esas olan yaşamın sürdürülebilirliği olmalı. Gerisi boş.

Şöyle bir düşünüyorum da bir yakınını kaybeden, ya da yakını yaralanan

bir kişiye dünyaları verseniz hiç önemi yok. Sevdiklerimiz, hele de

çocuklarımız bizim için çok değerli. Bir kaç sene çnce ODTÜ den mezun bir gencimiz karakolda gördüğü muameleyi kaldıramamış, bunalıma girip intihar etmişti. ODTÜ mezunu

anneciği de bu duruma dayanamadı, çektiği acı öyle büyük olmalı ki

bir süre sonra o da intihar etti. Ne kadar yazık. Onur Yaser Can anısına

barakanın önünde dikilen bir çam ağacı var. Önünden her geçtiğimde bu ana oğulu

hatırlarım ve ah keşke geçmişe dönebilsek ve bu olayı engelleyebilseydik diye düşünürüm.

Heyhat bu mümkün değil. Bu gence karakolda eziyet eden görevliler bu olaydan sonra ne düşündüler diye de merak etmişimdir. Onların da çocukları var mı?

Öncelik yaşatmak, yaşamın sürdürülmesi olmalı.

 

13 Mart Pazar akşamı Ankara’da bir canlı bomba olayına daha tanık olduk.

Ankara’da  5 ayda üçüncü bomba olayı. Ekim, Şubat ve Mart. Ne acılar, 170 civarında ölüm ve takip edemediğimiz yüzlerce yaralı. Her şeyin anlamını yitirdiği bir noktadayız. Ümitler

tükendi, endişeler tavan yaptı. Artık her an gittiğimiz yerlere bile gidemez olduk.

Bu son bomba olayında ODTÜ’den iki öğrencimizi yitirdik. Genç iki canlı bomba

en başta kendileri öldüler, ama 35 cana da kıydılar. Bu nasıl bir şey anlamak

mümkün değil. ODTÜ’lü gençlerden birisi Hazırlıkta okuyan Elektrik Mühendisliği

öğrencisi Ozancan, diğeri Metallürji Mühendisliği birinci sınıf öğrencisi Berkay.

Canlar gitti ve anne, baba ve kardeşlerin yaşam sevinçleri de kalmadı. Vakitsiz

ölen her genç aslında bir ocağın sönmesi demek. Ne çok gencimizi kaybettik

onlarca senede. Bu gençleri yaşatabilmeyi beceremezmiydik! Onlar gitti

ama geride milyonlarca gencimiz var. Enerjimizin ve çabalarımızın

hiç değil bir kısmını bu gençlerin yaşamaları için ayırmalıyız.

Esas olan yaşamın, yaşamların sürdürülebilmesi!

 

 

 

Reklamlar

Ekonomi, Doğa ve İnsan İlişkileri Üzerine

Yıllar sonra bloğa yeniden merhaba! 2015 yılında bende burada bir şeyler karalamaya karar verdim. Umarım burada yazılanlar birilerinin yaşamlarına dokunur ve ışık tutar…

Son birkaç yıldır ekonomi, para, insan ilişkileri üzerine okumalar yapıyorum. Blog yazıları, kitaplar, arkadaş sohbetleri düşüncelerimi şekillendirmeye devam ediyor. Maalesef günümüzde para dünyanın merkezinde, bir çok değerlerin üstünde tutulan bir mesele. Şuanda paranın kişileri iktidar, güç sahibi yaptığını, bir insanın parayla saygınlığının arttığını, toplum üzerinde gücünü, baskısını artırdığını biliyoruz. Tabi bütün bunlar toplumda insan ilişkilerini, insan-doğa ilişkisini mekanikleştiriyor, yürekten alıp verme değil de sayılarla alıp verme üzerine bir kurulu düzen içerisinde yaşamaya devam ediyoruz. Örneğin, bir gıdayı satın alırken sorduğumuz tek şey fiyatı, ucuz mu değil mi? Acaba bu gıda nasıl üretildi? Nerede üretildi? Ne kadar yol katetti bize ulaşıncaya kadar? İnsana ve doğaya saygılı bir üretim aşamasından mı geçti? Üreticiler gerçekten hak ettiklerini kazanıyorlar mı? Yani aldığımız bir gıdanın arkasındaki öykü ne? Maalesef bunları sorgulamayı çoğu zaman unutuyoruz. Tabi burada insanı ilişkiler de kayboluyor yavaş yavaş. Üretici ve tüketici birbirini tanımıyor, o gıda bize ulaşıyor ya nereden, kimden, nasıl geldiğinin bir önemi yok.

Aslında bu insani ilişkileri kadim kültürlerde hala görebiliyoruz. Dün magma degisinde İsveçli antropolog Helena Hodgeberg’in bir yazısına rastladım. Kendisi yıllar önce doktora çalışması için Ladaklılarla yaşamış. Onların yaşamlarını yakından gözlemleme fırsatı bulmuş. Ladaklılar kendi ekonomik sistemlerini kurarak doğayla uyumlu, temel ihtiyaçlarını karşıladıkları bir yaşam sürdürüyorlarmış o zamanlar. Bu düzende insanlar arasında çatışma diye bir şey yokmuş. Kadın erkek arasında eşitsizlikte yokmuş. Ancak bir zaman sonra batı kültürü kalkınma vaadiyle Ladaklıların yaşamına girmiş. Bir süre sonra Ladaklı gençler sahip oldukları kültürden utanmaya, kültürlerini batı kültürüyle karşılaştırıp kendilerini geri kalmış olarak görmeye başlamışlar. Sonrası bilindik hikaye Ladaklılar köylerini terkedip şehirlerde fabrikalarda çalışmaya başlamışlar. Batılı kültürü zamanla bu yerel kadim kültürü tektipleştirip bir mono kültür yaratmış. Zamanla bir yer aidiyet duygusunu kaybeden Ladaklılar kendi kimliklerini tüketim kültürüyle bulmaya başlamışlar. Bütün bunlar toplumda şiddeti de artırmış. Helena Hodberg kadına yönelik şiddetin artışındaki nedeni de bu küresel ekonomik düzene bağlıyor!
Bu tıpkı doğal bir ekosisteme dışardan yabancı bir türün tanıştırılmasına benziyor. Yabancı tür geldikten sonra o ekosistem bütün denge alt üst oluyor. Yıllardır barış içerisinde yaşayan kadim kültürlerde küresel ekonomiler tarafından dejenere ediliyor. Bu insanlar zamanla sahip oldukları değerlerden utanarak, batı kültürünün janjanlı görüntüsüne aldanıp onlar gibi olmak istiyorlar ve kendilerini tüketim kültürünün içerisinde buluyorlar. Bu da zamanla insani ilişkileri bozuyor.

Gerçek zenginlik ne kadar çok paramızın olmasıyla değil, ne kadar temiz havaya, temiz suya, temiz, sağlıklı gıdaya ulaşabilmemiz, bir yerden bir yere bisikletle rahatlıkla gidebilmemiz, çocukların sokaklarda güvenle oynayabilmesi, insanların doğal alanlara kolaylıkla ulaşabilmesi, temiz, parasız su hakkımızın elimizden alınmaması ile ilgili…Gerçek zenginlik doğal, barış içinde, şiddetsiz yaşamdır. Yaşamın zenginleştiren öğelerdir bunlar.
Tarım öncesi yaşama baktığımızda yüz binlerce yıl insanlar bu şekilde yaşamlarını sürdürmüşler. Ama sonra bir anda unuttuk bütün bunları, kendi özümüzden uzaklaştık… Ne olduysa sahte bir zenginliğie aldandık, modern yaşam diye dayatılan şey böyle mi olmalı acaba? Yüzyıllık ağaçların kesilerek yolların yapılması mıydı modern yaşam? Yerel tohumların yok edilip, tarımın tektipleştirilmesi, çeşitliliğin azaltılması mıydı? Her gün onlarca türün yok olması mıydı, kendi ellerimizle 6. yok oluş sürecine girmek miydi modern yaşam? İnsanların artık birbirine ihtiyaç duymadığı, kalpten alıp vermek yerine her şeyin paraya döküldüğü bir yaşam mıydı? Bireyselleşmek miydi? Kolektif yaşam kültürüne ne oldu? Bilimin her şeyi en detayına kadar incelerken bütünü gözden kaçırması, doğanın döngüselliğini unutup her şeyi mekanik algılarla, çizgisel bir sistem olarak görmesi miydi? Bir de üstüne kadim kültürlerin yaşamlarını ilkel yaşam diye etiketlemek bizden önce yüz binlerce yıldır yaşayan bu kültürler yok saymak mıydı?

Acaba nerede yanıldık, nerede hata yaptık? Şuanda mutlu muyuz? Ekonomik büyümeyle mutluluğun doğru orantılı olmadığını bütün istatistikler gösteriyor (yine sayılarla ifade edersek!). Kendi doğamıza, özümüze aykırı, kendi keyfimiz için başka yaşamları yok eden bir yaşamı daha fazla sürdüremeyiz!

Artık uyanma vakti! Gerçekten bir bilinç devrimine ihtiyacımız var… Charles Eisentein’in dediği gibi bu farklı türden bir devrim olmalı. Bu devrimde savaş yok, savaşacak kötüler yok. Bu devrimde başkası yok. Herkesin kendi özgü bir uyanış çağrısı var.
Bu devrime sende kulak ver , hemen kendinden başlayarak. Çünkü sürdürülebilir bir gelecek böyle kurulacak!
Umutla, barışla

kaynakça: Magma Dergisi Şubat/Mart 2015

Doğal tarıma doğru

Merhabalar
Uzun zamandır bloğa yazmadığımı farkettim. Bilmiyorum burada ki yazılar kimlere ulaşıyor. Umarım birilerinin hayatında küçücükte olsa bir farkındalık oluşturuyordur. Bu sitede yazılan pek çok yazının çok değerli olduğunu söylemeden geçemicem.

Şu sıralar size okuduğum bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Ekin sapı devrimi (Masanobu Fukuoka).Kitapta doğal tarım uygulamalarından ve elde edilen başarıdan bahsediliyor. Fukuoka bunu çok güzel anlattığı içinde keyifle okuduğum bir kitap. Aslında herşeyi doğal haline bırakmak, yani hiçbirşey yapmamak o kadar kolay ki…Doğa zaten herşeyi çözüyor. Yapmamız gereken tek şey doğayı yakından gözlemlemek, doğadaki ilişkileri anlamak. Herşeyin cevaı orada. Ama şu anki tarımla daha çok gıda elde etmeye çalışırken toprağı kaybediyoruz. Dünyanın şuanda aslında karşılaştığı en büyük ve aynı zamanda en çok göz ardı ettiği sorun, TOPRAĞIN KAYBEDİLMESİ…Kullanılan suni gübreler ve kimyasallarla suları kirletiyoruz, balıkları öldürüyoruz, faydalı canlıları kaybediyoruz ve en önemlisi toprağı öldürüyoruz. Peki bu sistem neden böyle devam ediyor? Neden hükümetler çözüm bulamıyor? Fukuoka bunu kitabında çok güzel açıklıyor, ve malesef birşey yapamamak insanın içini acıtıyor.

“Ancak büyük bir sorun vardı. Eğer mahsuller, tarım kimyasalları, makinalar ve suni gübreler kullanılmadan yetiştirilseydi, dev kimya şirketleri gereksiz hale gelir, devletin tarımsal kooperatifler ajansıda çökerdi.Kooperatifler ve modern tarım politikalarını belirleyenlerin suni gübre ve tarım makinaları alanındaki büyük sermayeli yatırımlara bağlıdır. Makina ve kimyasalların bırakılması, ekonomik ve toplumsal açıdan topyekün bir değişim getirecekti.Bu nedenler kooperatiflerin ve devlet yetkililerinin açıkça kirlenme sorununu halletmek için önlemler alınması açısından birşeyler söylemelerini hiç mümkün görmüyordum.”

durum umutsuz gibi görünse de, doğal tarıma geçmek için çok güzel adımlar atılıyor, permakültür çalışmaları gibi… Tohumlar yavaş yavaş yayılıyor. Gerçek gıda için mücadeleye devam…

Güliz

Şüphesiz ki Küresel Isınma!!

Küresel Isınmaya hala inanmayanlar var m acaba? Günümüzde yaşanan iklim felaketleri (Avustralya ve Brezilya örneği), bu sene en ılık kışın yaşanması…. Aşağıdaki haberde birlemiş milletler kesinlikle küresel ısınma olduğunu söylüyor.
Peki hükümetler, bireyler ne yapıyor? Kyoto’nun süresi seneye doluyor? Peki ya bundan sonra ne olacak? İlla yanı başımızda bir felaket olmadığı sürece önlem almıyoruz. Bu felaketler bizim gözümüzün önünde olmuyor ya, şuan herşey yolunda. Yavaş yavaş kaynayan suyun içinde öylece umarsızca duran bir kurbağa gibi yaşama devam ediyoruz..
Sadece iyi dileklerde bulunmayalım, önce kendimizden başlayarak harekete geçelim. Thoreu’nun yüzyıllar önce dediği gibi, ” Can sıkıntısına gazel yazmak değil amacım, sabah tüneğinde dikilip böbürlenerek öten horoz gibi kuvvetle haykırmak istiyorum, komşularımı uyandırsam yeter”.

http://www.ntvmsnbc.com/id/25173787/
Güliz

bir şenlik de böyle geçti

geride ne bıraktık:

Some Sustainable Campus Documents to Download

Sustainable_Campus_Conference_Guide 03-21-07
SustainabilityRAmanual

SustainabilityBrochureForWeb
GreenTeam06Report.final

ATIK OKUR YAZARLIĞI

Atık oku yazarlığı kavramı da artık günümüzde herkesin edinmesi gerekn bir özellik olmalı.
aşağıdaki linki tıklayıp bilgi alabilirsiniz.
http://www.geridonusum.org/plastik/plastiklerin-uzerindeki-semboller.html