Yazar Arşivi

Ekonomi, Doğa ve İnsan İlişkileri Üzerine

Yıllar sonra bloğa yeniden merhaba! 2015 yılında bende burada bir şeyler karalamaya karar verdim. Umarım burada yazılanlar birilerinin yaşamlarına dokunur ve ışık tutar…

Son birkaç yıldır ekonomi, para, insan ilişkileri üzerine okumalar yapıyorum. Blog yazıları, kitaplar, arkadaş sohbetleri düşüncelerimi şekillendirmeye devam ediyor. Maalesef günümüzde para dünyanın merkezinde, bir çok değerlerin üstünde tutulan bir mesele. Şuanda paranın kişileri iktidar, güç sahibi yaptığını, bir insanın parayla saygınlığının arttığını, toplum üzerinde gücünü, baskısını artırdığını biliyoruz. Tabi bütün bunlar toplumda insan ilişkilerini, insan-doğa ilişkisini mekanikleştiriyor, yürekten alıp verme değil de sayılarla alıp verme üzerine bir kurulu düzen içerisinde yaşamaya devam ediyoruz. Örneğin, bir gıdayı satın alırken sorduğumuz tek şey fiyatı, ucuz mu değil mi? Acaba bu gıda nasıl üretildi? Nerede üretildi? Ne kadar yol katetti bize ulaşıncaya kadar? İnsana ve doğaya saygılı bir üretim aşamasından mı geçti? Üreticiler gerçekten hak ettiklerini kazanıyorlar mı? Yani aldığımız bir gıdanın arkasındaki öykü ne? Maalesef bunları sorgulamayı çoğu zaman unutuyoruz. Tabi burada insanı ilişkiler de kayboluyor yavaş yavaş. Üretici ve tüketici birbirini tanımıyor, o gıda bize ulaşıyor ya nereden, kimden, nasıl geldiğinin bir önemi yok.

Aslında bu insani ilişkileri kadim kültürlerde hala görebiliyoruz. Dün magma degisinde İsveçli antropolog Helena Hodgeberg’in bir yazısına rastladım. Kendisi yıllar önce doktora çalışması için Ladaklılarla yaşamış. Onların yaşamlarını yakından gözlemleme fırsatı bulmuş. Ladaklılar kendi ekonomik sistemlerini kurarak doğayla uyumlu, temel ihtiyaçlarını karşıladıkları bir yaşam sürdürüyorlarmış o zamanlar. Bu düzende insanlar arasında çatışma diye bir şey yokmuş. Kadın erkek arasında eşitsizlikte yokmuş. Ancak bir zaman sonra batı kültürü kalkınma vaadiyle Ladaklıların yaşamına girmiş. Bir süre sonra Ladaklı gençler sahip oldukları kültürden utanmaya, kültürlerini batı kültürüyle karşılaştırıp kendilerini geri kalmış olarak görmeye başlamışlar. Sonrası bilindik hikaye Ladaklılar köylerini terkedip şehirlerde fabrikalarda çalışmaya başlamışlar. Batılı kültürü zamanla bu yerel kadim kültürü tektipleştirip bir mono kültür yaratmış. Zamanla bir yer aidiyet duygusunu kaybeden Ladaklılar kendi kimliklerini tüketim kültürüyle bulmaya başlamışlar. Bütün bunlar toplumda şiddeti de artırmış. Helena Hodberg kadına yönelik şiddetin artışındaki nedeni de bu küresel ekonomik düzene bağlıyor!
Bu tıpkı doğal bir ekosisteme dışardan yabancı bir türün tanıştırılmasına benziyor. Yabancı tür geldikten sonra o ekosistem bütün denge alt üst oluyor. Yıllardır barış içerisinde yaşayan kadim kültürlerde küresel ekonomiler tarafından dejenere ediliyor. Bu insanlar zamanla sahip oldukları değerlerden utanarak, batı kültürünün janjanlı görüntüsüne aldanıp onlar gibi olmak istiyorlar ve kendilerini tüketim kültürünün içerisinde buluyorlar. Bu da zamanla insani ilişkileri bozuyor.

Gerçek zenginlik ne kadar çok paramızın olmasıyla değil, ne kadar temiz havaya, temiz suya, temiz, sağlıklı gıdaya ulaşabilmemiz, bir yerden bir yere bisikletle rahatlıkla gidebilmemiz, çocukların sokaklarda güvenle oynayabilmesi, insanların doğal alanlara kolaylıkla ulaşabilmesi, temiz, parasız su hakkımızın elimizden alınmaması ile ilgili…Gerçek zenginlik doğal, barış içinde, şiddetsiz yaşamdır. Yaşamın zenginleştiren öğelerdir bunlar.
Tarım öncesi yaşama baktığımızda yüz binlerce yıl insanlar bu şekilde yaşamlarını sürdürmüşler. Ama sonra bir anda unuttuk bütün bunları, kendi özümüzden uzaklaştık… Ne olduysa sahte bir zenginliğie aldandık, modern yaşam diye dayatılan şey böyle mi olmalı acaba? Yüzyıllık ağaçların kesilerek yolların yapılması mıydı modern yaşam? Yerel tohumların yok edilip, tarımın tektipleştirilmesi, çeşitliliğin azaltılması mıydı? Her gün onlarca türün yok olması mıydı, kendi ellerimizle 6. yok oluş sürecine girmek miydi modern yaşam? İnsanların artık birbirine ihtiyaç duymadığı, kalpten alıp vermek yerine her şeyin paraya döküldüğü bir yaşam mıydı? Bireyselleşmek miydi? Kolektif yaşam kültürüne ne oldu? Bilimin her şeyi en detayına kadar incelerken bütünü gözden kaçırması, doğanın döngüselliğini unutup her şeyi mekanik algılarla, çizgisel bir sistem olarak görmesi miydi? Bir de üstüne kadim kültürlerin yaşamlarını ilkel yaşam diye etiketlemek bizden önce yüz binlerce yıldır yaşayan bu kültürler yok saymak mıydı?

Acaba nerede yanıldık, nerede hata yaptık? Şuanda mutlu muyuz? Ekonomik büyümeyle mutluluğun doğru orantılı olmadığını bütün istatistikler gösteriyor (yine sayılarla ifade edersek!). Kendi doğamıza, özümüze aykırı, kendi keyfimiz için başka yaşamları yok eden bir yaşamı daha fazla sürdüremeyiz!

Artık uyanma vakti! Gerçekten bir bilinç devrimine ihtiyacımız var… Charles Eisentein’in dediği gibi bu farklı türden bir devrim olmalı. Bu devrimde savaş yok, savaşacak kötüler yok. Bu devrimde başkası yok. Herkesin kendi özgü bir uyanış çağrısı var.
Bu devrime sende kulak ver , hemen kendinden başlayarak. Çünkü sürdürülebilir bir gelecek böyle kurulacak!
Umutla, barışla

kaynakça: Magma Dergisi Şubat/Mart 2015

Doğal tarıma doğru

Merhabalar
Uzun zamandır bloğa yazmadığımı farkettim. Bilmiyorum burada ki yazılar kimlere ulaşıyor. Umarım birilerinin hayatında küçücükte olsa bir farkındalık oluşturuyordur. Bu sitede yazılan pek çok yazının çok değerli olduğunu söylemeden geçemicem.

Şu sıralar size okuduğum bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Ekin sapı devrimi (Masanobu Fukuoka).Kitapta doğal tarım uygulamalarından ve elde edilen başarıdan bahsediliyor. Fukuoka bunu çok güzel anlattığı içinde keyifle okuduğum bir kitap. Aslında herşeyi doğal haline bırakmak, yani hiçbirşey yapmamak o kadar kolay ki…Doğa zaten herşeyi çözüyor. Yapmamız gereken tek şey doğayı yakından gözlemlemek, doğadaki ilişkileri anlamak. Herşeyin cevaı orada. Ama şu anki tarımla daha çok gıda elde etmeye çalışırken toprağı kaybediyoruz. Dünyanın şuanda aslında karşılaştığı en büyük ve aynı zamanda en çok göz ardı ettiği sorun, TOPRAĞIN KAYBEDİLMESİ…Kullanılan suni gübreler ve kimyasallarla suları kirletiyoruz, balıkları öldürüyoruz, faydalı canlıları kaybediyoruz ve en önemlisi toprağı öldürüyoruz. Peki bu sistem neden böyle devam ediyor? Neden hükümetler çözüm bulamıyor? Fukuoka bunu kitabında çok güzel açıklıyor, ve malesef birşey yapamamak insanın içini acıtıyor.

“Ancak büyük bir sorun vardı. Eğer mahsuller, tarım kimyasalları, makinalar ve suni gübreler kullanılmadan yetiştirilseydi, dev kimya şirketleri gereksiz hale gelir, devletin tarımsal kooperatifler ajansıda çökerdi.Kooperatifler ve modern tarım politikalarını belirleyenlerin suni gübre ve tarım makinaları alanındaki büyük sermayeli yatırımlara bağlıdır. Makina ve kimyasalların bırakılması, ekonomik ve toplumsal açıdan topyekün bir değişim getirecekti.Bu nedenler kooperatiflerin ve devlet yetkililerinin açıkça kirlenme sorununu halletmek için önlemler alınması açısından birşeyler söylemelerini hiç mümkün görmüyordum.”

durum umutsuz gibi görünse de, doğal tarıma geçmek için çok güzel adımlar atılıyor, permakültür çalışmaları gibi… Tohumlar yavaş yavaş yayılıyor. Gerçek gıda için mücadeleye devam…

Güliz

Şüphesiz ki Küresel Isınma!!

Küresel Isınmaya hala inanmayanlar var m acaba? Günümüzde yaşanan iklim felaketleri (Avustralya ve Brezilya örneği), bu sene en ılık kışın yaşanması…. Aşağıdaki haberde birlemiş milletler kesinlikle küresel ısınma olduğunu söylüyor.
Peki hükümetler, bireyler ne yapıyor? Kyoto’nun süresi seneye doluyor? Peki ya bundan sonra ne olacak? İlla yanı başımızda bir felaket olmadığı sürece önlem almıyoruz. Bu felaketler bizim gözümüzün önünde olmuyor ya, şuan herşey yolunda. Yavaş yavaş kaynayan suyun içinde öylece umarsızca duran bir kurbağa gibi yaşama devam ediyoruz..
Sadece iyi dileklerde bulunmayalım, önce kendimizden başlayarak harekete geçelim. Thoreu’nun yüzyıllar önce dediği gibi, ” Can sıkıntısına gazel yazmak değil amacım, sabah tüneğinde dikilip böbürlenerek öten horoz gibi kuvvetle haykırmak istiyorum, komşularımı uyandırsam yeter”.

http://www.ntvmsnbc.com/id/25173787/
Güliz

14 cm’lik çinekop almayın!!

Aşağıdaki haberde tüketiciler için bir çağrı var. 14 cm’lik henüz yumurta vermeyen çinekop almayın diye.
Denizlerde balıklarımız günden güne azalırken, dikkate almakta fayda var diye düşünüyorum..

İş başa düştü!”
Slow Food, Fikir Sahibi Damaklar kurucu lideri Defne Koryürek “iş başta düştü!” dedi ve bir çağrıda bulundu.

“Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı’nın Boğaz’ı gırgır avına açmasının tasası giderilemeden, size bir haberim daha var, malesef: Karadeniz’de ve Boğaz girişinde gırgır tekneleri çinekop çekmeye başladılar, bu hafta itibarıyla balık tezgahlarında ve lokantalarda boy gösterir artık.

Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı 14cm’lik çinekopu yasal av kabul ediyor, biliyorsunuz. Dolayısıyla yasanın takipçisi Sahil Güvenlik de bildiği halde durumu ve kampanyamızın haklılığını teslim ettiği halde tüm toplantılarda… Yasa 14 cm’i kabul ettiği için “çinekop avlanıyor burada” diye şikayet edeceğimiz hiç bir merciimiz yok!

Balıkçımız da ne zamandır bereketli bir av beklemekte ve bir yandan küresel ısınmanın etkisi, bir yandan azalan av kaynakları ve diğer yandan da üzerindeki borcun baskısı… Ona güvenme, avlamamasını isteme imkanımız da yok!

Oysa biz biliyoruz ki, 14 cm’lik çinekop henüz yumurta bırakmamış lüferdir ve lüferin soyu da tükenmekte!

Dolayısıyla iş gene bize düşüyor dostlarım:

– Gittiğiniz her yerde lüferin yavrusuna çinekop ve sarıkanat dendiğini vurgulayın.
– Sağ elinizin karışını açın, ölçün. metre her daim taşıyamazsınız ama elinizle göz kararı da olsa ölçebilirsiniz size sunulan balığı: 24 cm’in altında lüfer balığını almayın, yemeyin.
– Tezgahında iri lüfer gördüğünüz balıkçıyı, sarıkanat ve çinekop satmayan lokantacıyı onurlandırın, alış verişinizi ondan yapın, dostlarınızı ona yönlendirin, destek çıkın
– Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı’na bir soru dilekçesi gönderin: “Slow Food, Fikir Sahibi Damaklar hareketi 14 cm’lik çinekopu avlamaya devam ettiğimiz taktirde lüferin soyunun tükeneceğini söylüyor, Tarım Bakanlığı bu konuda bir çalışma yapıyor mu?” diye sorun.
– Bugün tanesi 5 liraya gelmeyen çinekop, tanesi 35 liralık lüferin yanında “ucuz” görünebilir, ama o canım balığın çinekop haliyle 5 lira, bir yıl sonra lüfer halinde ise 35 lira geldiğini unutmayın. çinekop yemeyerek hem lüferin soyuna, hem balıkçımızın kazancına, hem de doğamızın sürdürülebilirliğine katkınız olduğunu herkese anlatın.

Ucuz bir çinekopa çocuklarımızın lüferini sattırmayalım!

İş gene bize düştü dostlarım.
Dolayısıyla hadi!
İş başına…

Biz de balıkçımız da lüfere hasret kalmayalım!”

Dünyayı kurtaracak kurs…

Tüm bu yaşadığımız çevre sorunlarına karşı koyabilmek ve sürdürülebirlir bir yaşamı benimseyebilmek için harika bir yöntem var. Permakültür… Türkiye’de permakültür üzerine çok güzel adımlar atıldı.
Bunlarda biride İstanbul’da permakültür kursu, hemde kurucusu Bill Mollison tarafından verilecek bir kurs.

Kurs 21 kasım-4 Aralık 2010 tarihinde İstanbulda olacakmış.
umarım katılabilenler olur.
Güliz

Balinaların faydaları

Size balinaların CO2 emiliminde ortak bir çalışma sonucu ne kadar yararlı olduklarını anlatan bir yazıyı paylaşmak istiyorum. Aslında sadece balinalar değil, doğadaki bütün canlıların en küçüğünden en büyğüne müthiş bir denge içinde olduğu ve bu doğal sürece katkı sağladığını asla unutmamak gerekir.

Güliz

Balinalar küresel ısınmayı yavaşlatıyor,

Yapılan bir araştırma sonucunda, Güney Okyanusu’nda yaşayan ispermeçet balinalarının küresel ısınmayla mücadelede önemli bir ortak oldukları ortaya çıktı.
Dr. Uygar Özesmi bu konuda şunları söyledi:

“Balinalar, dışkıları sayesinde her yıl 40 bin otomobilden çıkan miktara eşit karbondioksit (CO2) emisyonunu yok ediyor.

Avustralyalı biyologlar, 12 bin bu tür balinanın her birinin denize her yıl dışkılama yoluyla 50 ton demir bıraktıklarını ortaya koydu.

Demir, yüzeye yakın yerlerde yaşayan planktonlar tarafından yeniyor ve fotosentez yoluyla atmosferdeki CO2’yi emiyor. Dışkılamanın sonucu olarak, balinalar her yıl 400 bin ton karbonu yok ediyor. Bu, solunumla saldıkları CO2 miktarın iki katı. 200 bin ton karbondioksit, neredeyse 40 bin otomobilden çıkan emisyona eşit.

Balinaların dışkıları çok etkili, çünkü sıvı formda ve deniz yüzeyine yakın yerde yayılıyorlar. Güney Okyanusu balinalarını da tehdit eden balina avcılığı bu anlamda, küresel ısınma ile mücadelede doğanın kendisinde var olan önemli bir parçayı da yok etmiş oluyor. Tabii sadece 40.000 arabayı nötralize eden balinalara güvenmek yerine araba almamak ve toplu taşıma kullanmak gerçek çözüm….”

ntvyesilhaber…

Naylonmetre

Naylon kullanımının zararları il ilgili bilgiler veren ve test yapan bir naylonmetre.
Buyrun..

http://cm1.ntvmsnbc.com/yesil/NylonMeter/default.aspx

Güliz

Nükleer santraller

Nükleer santraller ha kuruldu ha kurulacak şeklinde yıllardır süregelen bir tartışma var. Lisans eğitimimde nükleer santrallerle ilgili detaylı bir araştırma yapmıştım, insan araştıırdıkça, okudukça bilgileniyor. Bu yaptığım araştırmalar sonucunda her ne kadar nükleer santraller bazı gruplar tarafından temiz enerji kaynağı olarak görülsede, atıklar ve güvenlik önlemleri ülkeler için hala büyük bir risk. Dünya artık nükleer santraller vazgeçip, temiz enerji kaynaklarına yönelme stratejisi izlerken, Türkiye’ye neler oluyor, Akkuyu’da insanlar yıllardır nükleer santral kurulacak korkusuyla yaşıyorlar. Hükümer bu işi dahada ciddiye almaya başladı. Umarım korkulan olmaz, ülkemize bir nükleer santral kurulmaz.
http://www.ntvmsnbc.com/id/25067436/

Güliz

Ambalajsız Dükkan!!

Ambalajsız” dükkan

Ambalaj malzemelerinin yarattığı kirliliği önlemek için Londra’daki bu dükkan bir çözüm buldu.

Ambalaj malzemelerinin yarattığı kirliliği önlemek için Londra’daki bu dükkan bir çözüm buldu.

Bu dükkandan alış veriş yapmak isteyenler kendi kutularını da yanlarında getiriyorlar.

Tıpkı eski günlerdeki gibi.

Dükkandaki ürün yelpazesi çok geniş. Fındık-fıstık, un, şeker, meyve-sebze, baharatlar, yağlar, sirkeler, peynirler, ekmekler… Dükkanın ismi ise anlamlı “Ambalajsız”…

2006 yılında küçücük bir dükkan iken öyle çok ilgi görmüş ki giderek büyümüş.

“Ambalajsız” dükkanın sahipleri neden böyle bir yöntem seçtiklerini şöyle anlatıyor: “Üç sebebimiz var. Birincisi bu yöntem çok daha ucuz. İkincisi ambalajların yarattığı kirliliği önlüyor. Üçüncüsü ise ambalajların üretimi için harcanan enerjiden tasarruf ediliyor.”

“Ambalajsız” dükkanda müşterilerden kendi sepetlerini, kutularını, kavanozlarını getirmeleri isteniyor. Diyelim ki getirmeyi unutanlar çıktı, dükkan size ödünç veriyor.

İlk ekolojik başkent

Umarım bu ekolojik başkent dünyadaki diğer illerede örnek olur, ve sürdürülebilir yaşama geçmenin zor olmadığını bize gösterir.
Güliz

İlk “Ekolojik başkent”
Stockholm AB Komisyonu tarafından 2010 yılının ekolojik başkenti seçildi.

Avrupa kamuoyu kültür başkentlerini duymaya alışmış olduğundan Stockholm’ün ekolojik başkent seçilişi medyada ve kamuoyunda yeterince yankı yaratmadı.

Oysa ekolojik başkentlik, hak ederek kazanılan bir unvan. Kültür başkenti unvanı gibi sırayla herkese dağıtılan bir mavi boncuk değil.

Günlük konuşma diliyle söylemek gerekirse, Stockholm ekolojik başkent ünvanını bileğinin hakkıyla kazandı. AB Komisyonu bir şehrin çevre dostu sayılabilmesi için ne gerekiyorsa Stockholm’de bulunduğunu saptadı. Ekolojik başkent seçiminde en önemli ölçü olarak atmosfere zararlı sera gazı salımının ne ölçüde azaltılmış olduğuna dikkat ediliyor.

Stockholm bu konuda çok başarılı ve dünyaya örnek gösteriliyor. 1990’dan bu yana fosil enerji kaynaklarını bırakıp adım adım yenilenebilir enerji kaynaklarına geçti.

Bu sayede sera gazı salımı Stockholm’de ülke ortalamasının yarısına düşürüldü. Stockholm’ün bu başarısı şu kıyaslama ile daha iyi anlaşılıyor:

ABD ve Avustralya’da atmosfere sera gazı salımı kişi başına yılda ortalama 20 ton, oysa bu miktar Stockholm’de 4 ton.

Peki Stockholm’de bu nasıl başarıldı ?

FOSİLDEN YENİLENEBİLİR KAYNAKLARA
1990’lı yıllarda çevre kirliliğinin insan hayatını ciddi şekilde tehdit ettiği belli olmuştu.

“Sürdürülebilir yaşam” kavramı da bu yıllarda gündemimize girdi. Bütün devletler değilse de, hümanist politik geleneği olan ülkeler, sürdürülebilir yaşam için ne yapılması gerektiği üzerine kafa yormaya, o yıllardan itibaren önlemler almaya başladılar.

İsveç bu ülkelerin başında gelenlerinden biriydi. Fosil enerji kaynaklarından vazgeçilip yenilenebilir enerji kaynaklarına geçilmesine karar verildi.

2050 yılında da fosil enerji kaynakları tamamen bırakılacaktı. Yeni yerleşim projeleri de sürdürülebilir yaşam anlayışına göre biçimlendi.

Stockholm’ün Hammarby Sjöstad semti bu anlayış temelinde inşa edildi. Eskiden bakımsız bir sanayi bölgesi olan bu semt, şimdi bütün dünyadan meraklıların ziyaret ettiği her şeyiyle ekolojik bir mahalle.

Bu mahallede ısınma ve aydınlanma için tamamen yenilenebilir enerji kaynakları kullanılmakta.

ATIKLARDAN ENERJİ ELDE EDİLİYOR
Hammarby Sjöstad’da yer altına tüm atıkların yeniden dönüşümünü sağlayan bir altyapı sistemi kuruldu. Organik çöplerin, kağıt cinsi maddelerin ve dönüşüme elverişsiz çöplerin toplandığı bölümler oluşturuldu.

Bütün bu çalışmalarda estetiğe de dikkat edildi. Zaten Mälaren gölüyle Baltık denizini bağlayan kanalın bir yakasına kurulan bu modern mahalleye geniş pencereli, geniş balkonlu ve teraslı evleriyle tam bir Akdenizi havası verildi.

Binaların yanısıra yapay kanalların üstünden geçen küçük köprüler ve belirli noktalara yerleştirilen heykellerle çevre estetiğine de özen gösterildi.

O kadar ki evlerin önünde çöp kutusu yerine geçen silindir metal kutular bile ilk bakışta modern heykel hissi yaratabiliyor. Oysa kapakları farklı renkte olan bu silindir kutular çöplerin baştan itibaren ayrılmasına yarıyor ve günde iki kez hava basıncı sistemiyle yeraltındaki boru sistemine boşaltılıyor.

Organik çöpler gübre üretim merkezine gönderiliyor. Diğer çöpler de yakılarak imha ediliyor.

Ama bu yakma aşamasında elde edilen enerji, merkezi ısıtma sisteminde kullanılıyor. Atık sıvılardan ise arıtma tesislerinde biyogaz elde ediliyor.

Biyogaz evlerdeki ocaklarda ve belediye otobüslerinde kullanılıyor.

ÇEVRECİ YATIRIMLAR VE ÜLKE EKONOMİSİ
Çöplerden yararlanma konusunda örnek gösterilecek bir başka semt de Högdalen.

Hammarby Sjöstad ve Högdalen’deki gibi çevreci yatırımlarla Stockholm’ün sera gazı salımı ülke ortalamasının yarısına düşürüldü.

Avrupa’da ekolojik başkent projesi Stockholm gibi örneklerin özendirici olması için başlatıldı.

Geçen yıl yarışmaya 30’un üzerinde şehir katıldı. Stockholm Avrupa’nın ilk ekolojik başkenti ünvanını kazanırken, 2011 için de Hamburg seçildi.

Stockholm örneği, çevreci yatırımların hiç de zor olmadığını, uzun vadede de ülke ekonomisi için daha faydalı olduğunu gösteriyor. Zaten insan sağlığı ve sürdürülebilir yaşam için başka çare de yok.

Bez torba

Ordu’da naylon poşet yok”
Ordu Valiliği, doğaya zarar veren naylon poşetlerin kullanılmaması için bir kampanya başlattı.
Kampanya çerçevesinde vatandaşlara bez torba dağıtıldı.

Alışveriş sırasında elinize tutuşturulan naylon poşetler, denizdeki canlıları zehirliyor, içme suyumuzu tüketiyor…
Güncelleme: 09:03 TSİ 29 Aralık. 2009 Salı
Ordu’da Valilik ile üniversitenin ortaklaşa yürüttüğü kampanyanın amacı çevreye zararlı maddelerin kullanımının azaltılması.

Kampanyayla bez torbaların kullanımını artırmak hedefleniyor. Çünkü bez torbalar doğaya çok daha az zarar veriyor.

Vatandaşlara bu çerçevede bez torba dağıtıldı.

Kopenhag’da neler oluyor?

Danimarka tarafsızlığını kaybetti: hükümsüzdür”
İklim Zirvesi’ni takip eden gençlerin kaleminden: “Medyaya sızan politik bildirge, nam-ı diğer “Danimarka Metni” iklim zirvesinin kapalı kapılar ardındaki yüzünü gösterdi ve şüpheci aktivistleri haklı çıkardı…”

İlişkili fotoğrafları göster

Cem Gündoğan-İklim için gençlik hareketi
ntvmsnbc
Güncelleme: 12:09 TSİ 14 Aralık. 2009 Pazartesi
Dedikodular gerçeğe dönüştü. Geçtiğimiz günlerde basına sızan ve Danimarka Hükümeti tarafından hazırlandığı kaydedilen “politik bildiri”, zengin ve gelişmiş ülkelerin Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi’nden kapsamlı ve hukuken bağlayıcı bir anlaşma değil politik vaatler içeren içi boş bir metinle eve dönmeye çalıştıklarının kanıtı oldu.

Özellikle Güney ülke delegelerinin ve sivil toplum temsilcilerinin tepkisini çeken metnin başlığı Kyoto Protokolü’nün altının oyulmaya çalışıldığını açıkça belirtiyordu: “Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi – Kopenhag Antlaşması”. Bu metin, Kyoto Protokolü’nün çizdiği “sanayileşmiş ülkeler ve diğerleri” sınırını yok sayıp yerine en az gelişmiş ülkeler haricindeki tüm ülkeler için yüzdeye dayalı salım azaltım hedefleri öngören bir yaklaşım öneriyor. Metin ayrıca, normalde Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında Ek-1 taraf ülkeleri dışındaki ülkelere sağlanması öngörülen finansal ve teknolojik yardım tedbirlerinin, yeni anlaşma ile birlikte ülkelerin kompleks salım izleme önkoşullarını sağladığı oranda bu tedbirlerden yararlanmasını öngörüyor. Hali hazırda oluşmuş müzakere bloklarının yeniden şekillenmesi ve zaten görece olarak zayıf olan az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin ellerinin daha da zayıflatılması ile sonuçlanabilecek bu süreç taraflardan sert tepkiler aldı.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Sekretaryası, bu metnin basına sızmasından doğabilecek güvenilirlik kaybını engellemek adına bir bildiri yayınladı. Sekretarya Başkanı Yvo de Boer, taslak metinin Danimarka Başbakanı tarafından sunulan bir karar önerisi olduğunu belirtti ve metnin müzakere sürecinde herhangi bir resmiyetinin bulunmadığını yineledi.

Haberin devamı ↓
——————————————————————————–
reklam

——————————————————————————–

Fakat taslak hakkındaki tüm bu açıklamalar, Güney ülkeleri delegelerinin kızgınlığını dindirmedi. G77 ve Çin müzakere bloğunun (132 ülkeyi temsil ediyor) Sudan’lı sözcüsü Lumumba Di-Aping, Danimarka Başbakanı Lars Lokke Rasmussen’in tarafsızlığını kaybettiğini ve dahası zengin ülkeleri koruma yanlısı olduğunu açıkça gösterdiğini söyledi. Bunun yanı sıra, “Pan Afrika İklim Adaleti İttifakı” üyelerinin sert protestosu müzakerelerin yapıldığı salonda yankılandı: “Sıcaklık artışını 2 derecede sınırlamak intihardır! Sadece bir Afrika var ve artış 1 derece ile sınırlanacak!”.

Metin hakkındaki eleştiriler yalnızca metnin içeriği ile ilgili değil hazırlanış yöntemi ile de ilgili. Kopenhag’da bir demokrasi açığı söz konusu. Taraflar Konferansı (COP) Sekretaryası, Birleşmiş Milletler karar alma mekanizmalarını by-pass etmekle suçlanıyor. Friends of the Earth (Dünya’nın Dostları) Malezya şubesi Onursal Sekreteri Meena Raman “Sızan Danimarka Metni, Birleşmiş Milletlerin demokrasi prensibini hiçe saymakla kalmayıp, müzakerelerin az kalsın sona ermesine neden olacaktı. Danimarka’lılar kapalı kapılar ardında birkaç seçilmiş ülke temsilcileri ile beraber bu metni hazırlarken, tüm dünyanın ev sahibi ülkeden beklentisinin tam tersini yaptılar.” şeklinde konuştu.

Eleştirilerin kesiştiği nokta iklim adaleti noktası. Müzakerelerin başlangıç noktasının gelişmiş ülkelerin tarihsel sorumluluklarının kabul ettiği nokta olması ve bu ülkelerin iklim değişikliğinden en az sorumlu fakat en fazla etkilenecek ülkelere karşı iklim borçlarını ödeyecek adımlar atması gerekliliğinin altı çiziliyor.

Türkiye’nin bu metin karşısındaki tavrına dair herhangi bir ipucu yok. Sessizce ölmeyeceğiz diyen ülke delegelerine karşılık sessizce bekleyen Türkiye tarafının rengini bakalım ne zaman görebileceğiz.

Bizler sürecin takipçisiyiz. Yüzbinler ile beraber…