Archive for Şubat 2010

Hale Meric Karabekir’den

Merhabalar,

Eklemeye calistigim yazi
http://www.iyiinsanlaricin.com/farkindalik
adresinden, sevgili Hale’nin bir yazisi, ben begenerek okudum, paylasmak istedim.
inci
——–
Yaşamımızda çeşitli yönlerden esen rüzgarlara bakıyorduk. Hoşlanma/haz rüzgarını ve hoşlanmama/acı rüzgarını biraz tanımıştık.

Bugün kayıp ve kazanç rüzgarlarına bakalım. Bu rüzgarların estiği pek çok alan var. Mesela para kazanmak, daha çok kazanmak, daha da çok kazanmak.

Geçenlerde Çetin Altan’ın paraya ilişkin çok hoşuma giden bir yazısını okudum (Milliyet, 4 Ekim 2008). Çetin Altan parayı “dondurulmuş enerji” olarak tanımlıyor. Fırından ekmek aldığımızda bu dondurulmuş enerjiyi hareketlendirmiş oluyoruz. “Ve insanların zaafı, daha az enerji harcayarak, daha çok “dondurulmuş enerji, yani para” sahibi olma üstüne odaklanmıştı. O zaman da tüm ülkelerde yaşayanların “enerji değiş tokuşu” terazisinde aşırı bir dengesizlik oluşuyordu ve ekonomik krizler patlıyordu.” diyor.

Dondurulmuş enerjiye olan tutkumuz yaşamımızın anlamına ne kadar katkıda bulunuyor acaba?

Bu konuya ilişkin okurken, Christopher Titmuss’un hepimizin de katılacağı bir saptamasına rastladım, diyor ki: “İç ve dış koşullanmalar sebebiyle sahip olma takıntısına saplanmış durumdayız çoğumuz. Her şeyin daha fazlasını istiyoruz. Elimizde olanı takdir etmeyi, buna şükretmeyi, kanaatkar olmayı unutuyoruz ara ara. Arzular yaşamımızı yönetiyor gibi. Tüm reklamlar ‘ruhsal sağlık uyarısı’ taşımalı aslında: “Arzu ruh sağlığınızı bozar.” Ne güzel öneri…

Eşyalara, giysilere takıyoruz kafamızı, sürekli yeni modellerle değiştirmek için uğraşıyoruz. Bunu yapabilmek için, bazılarımız pek de sevmediği işlerde çalışmak zorunda kalıyor. Bazen değer mi diye düşünüyorum…

Güç kazanmaya çalışıyoruz, kontrolümüzü artırmaya çalışıyoruz. Kazandıkça, sanki daha çok susamış hissediyoruz, susuzluğumuz bir türlü giderilemiyor. Yaşamımızı edinmek, sahip olmak üzerine kuruyoruz. Kaybettiğimizde de çok üzülüyoruz. Ancak yaşam bir akış, bir şeyler etki alanımıza giriyor, sonra çıkıyor… Dondurmaya çalışmak, tutunmaya, tutmaya gayret etmek müthiş enerjiye mal oluyor ve kimi zaman da mümkün olamıyor…

Christopher Titmuss, “Arzu çemberinden çıkabildiğimizde, açık, net ve bilgece eylemler ortaya çıkabiliyor.” diyor.

Bu çemberden çıkabilmek için de, “arzu” enerjisine yakından bakmakta fayda var. Kimliğimizin önemli bir kısmını oluşturan bu enerjiyi, yalnızca “arzu” enerjisi olarak algılayabilsek, yani onunla özdeşleşmesek, kendimiz sanmasak, kimbilir ne kadar özgürleşiriz…

Christopher Titmuss bazı önerilerde bulunmuş. Eminim çoğumuzun yaptığı gibi: “Alışverişte “Buna ihtiyacım var mı?” diye sorun”, diyor. “Kanaatkarlık disiplini edinin. Daha talihsiz olanların bahasına olan bencilce tüketimden elinizi çekin.”

Şu sıralar dünyada yaşanan kriz ve getireceği söylenen durgun piyasalar belki iyice yoldan çıkmış olan açgözlülük enerjisini dengelemekte yardımcı olacak- eğer böyle bir ders alabilirsek…

Bazen bolluk bilinci, darlık bilinci konuşmaları içinde buluyorum kendimi bu konular açıldığında. Lüks (gerçek ihtiyacımız olmayan) şeyler aldığımızda bolluk bilincimizi ifade ettiğimizi düşünenler var. Buna ihtiyacım var mı diye sorduğumuzda, sanki başka insanlara yetecek kadar olmadığına, evrende bolluk olmadığına ilişkin bir inancı destekliyoruz diye düşünenler var. Buna katılamıyorum; açgözlülük, sahip olma enerjilerinden arındığımızda, gerçek bolluğu yaşadığımıza inanıyorum.

Christopher’ın güzel bir sorusu var: “Elinizdekilerin sahibi misiniz, yoksa onlar mı sizin sahibiniz?” Şimdi nerede duyduğumu hatırlayamıyorum, bir kadın gelini için: “eşyanın aptalı oldu.” demişti.

Peki gerçek kazanç ne acaba?
Christopher bir konuşmasında Buda’nın anlayışını aktarmış:
“Buda için kazanç, bilgeliği bulmaktır, sevgiyi yaşamaktır.

Seçtiğimiz harekette bilgelik olup olmadığını görmek için, kendimize sorabiliriz:
Bu harekette bilgelik var mı?
Bu hareket dünyada daha çok sevgi ve şefkat oluşturacak mı?
Bu hareket birbirimizle karşılıklı bağlantımıza katkıda bulunacak mı?

Sevgi, bilgelik, farkındalık, özgürlük işte asıl yaşamda önemli olanlar bunlardır…”

Bizim kültürümüzde de, asıl zenginlik gönül kazanmaktır, derler. Birbirimizle derin, sevgi dolu yürek bağlantılarından daha doyurucu, birbirimizin yaşamlarına katkıda bulunmakdan daha sevinç veren ne var acaba?
Hale Meriç Karabekir

14 Ekim 2008

Reklamlar

Doğa Hakkı

Doğa Hakkı:

Doğa Hakkı, …….Haklar Sözleşmesinde ya da Beyannamesinde okuduğumuz, yazdığımız insanlara özel “sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı”yla aynı şey değildir.

Doğayı nesne olarak, ticari bir mal olarak algılayanların değil, doğanın bir parçası olduğuna inananların dillendirdiği bir haktır.

Doğa Hakkı, akan nehrin, daldaki portakalın, fabrikadaki işçinin, yuvasındaki karıncanın, topraktaki çiğdemin, Darfur’daki çocuğun, sokaktaki kedinin, Küba’daki kadının var olma ve yaşama hakkını savunur.

Doğa bir bütündür, hak da bir bütündür, ikisi de parçalanamaz. Eğer bütün hakların birbirine doğadaki yaşam ağı gibi bağlı olduğu analojisini yapacak olursak kilit noktada Doğa Hakkı vardır diyebiliriz. Doğa Hakkı diğer hakların gerçekleşmesi ve hayata geçirilmesi için bir gerekliliktir.

Kalem tutamadığı için haklarını imzalanacak metinlere dönüştüremeyen ormanın, geyiğin, ırmağın hakları görmezden gelinemez, yok sayılamaz.

Sadece alanların ve ezenlerin çoğunluk oluşturmaya başladığı insanların dünyasında en çok veren, en çok ezilen doğanın yaşam hakkına saygı duymak kendi doğamızı yeniden hatırlamak, alma-verme dengesini kurmak için iyi bir başlangıçtır diye düşünmekteyim.

Yukarıdaki yazanlar okuduklarımın, tanık olduklarımın, duyduklarımın Selda’nın kelimeleriyle anlatılmış halidir. Bu konuda ruhumuzu ve doğamızı okşayan yazıları için Doğa Derneği başkanı Güven’e teşekkürler.

Yazının dili manifesto şeklinde oldu kusura bakmayın J

Barışla.

Ek: Ekvador ‘un Anayasası dünyada Doğa Hakkı’nı tanımlayan ve tanıyan ilk hukuki metin olma özelliği taşıyor:

Bölüm 7*

Doğa Hakkı

Md. 71.- Doğa yahut  Pacha Mama, yaşamın yeniden üretildiği ve gerçekleştiği yer, varoluşuna, hayati döngüsü, yapısı, fonksiyonları ve evrimsel süreçlerinin korunma ve yenilenmesine saygı gösterilme hakkına sahiptir.

Her birey, topluluk, halk yahut milliyetten insan doğa hakkının yerine getirilmesini kamu kurumlarından talep edebilir. Bu hakların uygulanması ve değerlendirilmesi Anayasada belirlenen prensiplere uygun olarak yerine getirilecektir.

Devlet, toplulukları, tüzel ve yerli insanları doğanın korunması için teşvik edecek ve bir ekosistemi oluşturan tüm unsurlara saygı duyulmasına ön ayak olacaktır.

Md. 72.- Doğa, yenilenme (iyileşme) hakkına sahiptir. Bu yenilenme (iyileşme), Devlet ve tüzel yahut yerli insanların sahip olduğu, etki altındaki doğal sistemlere bağımlı olan bireyler ve toplulukların zararlarını ödeme yükümlülüklerden bağımsızdır.

Yenilenemeyen doğal kaynakların sömürülmesi sonucu da oluşabilen, ciddi yahut kalıcı çevresel etki durumunda, Devlet, iyileşmenin sağlanması için en etkili mekanizmaları kuracak ve zararlı çevresel etkileri gidermek yahut azaltmak için en uygun önlemleri benimseyecektir.

Md. 73.- Devlet, türlerin nesillerinin tükenmesine, ekosistemlerin yok olmasına yahut doğal döngülerin kalıcı değişimine neden olabilen tüm etkinlikler için tedbir ve kısıtlama önlemleri uygulayacaktır.

Milli genetik mirasta belirli şekilde değişiklik yapabilen organizmaların, organik yahut inorganik maddelerin ülkeye girişi yasaklanmıştır.

Md. 74.- Bireyler, topluluklar, halklar ve milliyetler (uyruklar), kendilerine iyi bir yaşam olanağı sunan doğal zenginliklerden ve çevreden yararlanma hakkına sahip olacaklardır.

Çevre hizmetleri özelleştirilemez; bu hizmetlerin üretimi, sağlanması, kullanımı ve işletilmeleri Devlet tarafından düzenlenecektir.

*: Metnin çevirisini Doğa Derneği gönüllülerinden Elfun hazırlamıştır, teşekkürler.

Plastik kart-plastik para değil

Merhabalar,

Cuzdanlarımızda artık renk renk plastik kartlar var. Para yerine bu plastik parçasını kasiyere uzatıyoruz, bir sifre, ya da imza işler tamam. Cebimizde para olmasa bile istediğimizi alabiliriz gibi geliyor bize. Bu kartalara kredi kartı diyoruz. Bu kartların yeni yaygınlaştığı zamanlarda bankalardan bizi arayıp randevu alıp kartlarının tanıtımını yapmak isterlerdi. Ama kredi kartlarının bilinçsiz kullanımının pek çok sorunu da beraberinde taşıdığına tanık oldum. Bu kartla her şeyi almak kolay görünüyor ama sonunda harcamalarınızın karşılığını yine sizin mevcut paranızla ödemeniz gerek. Kart borcunuzu peşin ödiyemezseniz başlıyor faizler ve borcunuz çığ gibi artıyor. Bu yüzden kişisel iflasları gördüm. Öyle bir batak ki, bir kredi kartının borcunu ödemek için başka kredi kartı alanlar bile var. Sonuçta yüz tane de kredi kartınız olsa bile ne kadar paranız varsa o kadar harcıyabiliyorsunuz aslında. Son yıllarda bir de kredi kartını taksitlendirme işi çıktı. O da ayrı bir sorun. Kendinizi tüketim çılgınlığına kaptırıp giderseniz hesap ödeme günü çok yüklü bir yekun tutabilir bu aylık ödemeler. Sonra maaşınızı aldığınızda hepsinin uçup gittiğini görüp şaşırabilirsiniz. Ben belli bir yekunun altındaki ödemelerimde taksitsiz ödemeyi seçiyorum. Aman dikkat. Ne kadar acı hikayeler vardır kimbilir kredi kartlarına ilişkin.

Bu kartların kullanımıyla ilgili bildiğim ama pek de üzerinde düşünmediğim başka bir boyut daha var. Kıbrısta yapılan Organik Tarım Sempozyumu’na Hırvatistan’dan katılan bir arkadaşla kredi kartları konusunda konuşuyorduk. Biz kredi kartlarıyla alışveriş yaptığımızda mağaza sahibi kart sahibi firmaya (Visa, America Express…) %8-%10 para ödemek zorunda. Aslında mağaza sahibi tabiki bunu da tüm müşterilerine yüklemek durumunda. Hatta peşin ödemelerde mağaza sahipleri müşterilerine indirim bile yapabilir. Ben bu konuşmamızdan sonra kredi kartı kullanımını minimuma indirmeye karar verdim. Peki yanımızda hep para mı taşıyacağız. Bazı ödemeleri kredi kartı yerine banka kartlarıyla direkt ödeme mümkün olmalı. Öneririm.

inci

Ambalajsız Dükkan!!

Ambalajsız” dükkan

Ambalaj malzemelerinin yarattığı kirliliği önlemek için Londra’daki bu dükkan bir çözüm buldu.

Ambalaj malzemelerinin yarattığı kirliliği önlemek için Londra’daki bu dükkan bir çözüm buldu.

Bu dükkandan alış veriş yapmak isteyenler kendi kutularını da yanlarında getiriyorlar.

Tıpkı eski günlerdeki gibi.

Dükkandaki ürün yelpazesi çok geniş. Fındık-fıstık, un, şeker, meyve-sebze, baharatlar, yağlar, sirkeler, peynirler, ekmekler… Dükkanın ismi ise anlamlı “Ambalajsız”…

2006 yılında küçücük bir dükkan iken öyle çok ilgi görmüş ki giderek büyümüş.

“Ambalajsız” dükkanın sahipleri neden böyle bir yöntem seçtiklerini şöyle anlatıyor: “Üç sebebimiz var. Birincisi bu yöntem çok daha ucuz. İkincisi ambalajların yarattığı kirliliği önlüyor. Üçüncüsü ise ambalajların üretimi için harcanan enerjiden tasarruf ediliyor.”

“Ambalajsız” dükkanda müşterilerden kendi sepetlerini, kutularını, kavanozlarını getirmeleri isteniyor. Diyelim ki getirmeyi unutanlar çıktı, dükkan size ödünç veriyor.

İlk ekolojik başkent

Umarım bu ekolojik başkent dünyadaki diğer illerede örnek olur, ve sürdürülebilir yaşama geçmenin zor olmadığını bize gösterir.
Güliz

İlk “Ekolojik başkent”
Stockholm AB Komisyonu tarafından 2010 yılının ekolojik başkenti seçildi.

Avrupa kamuoyu kültür başkentlerini duymaya alışmış olduğundan Stockholm’ün ekolojik başkent seçilişi medyada ve kamuoyunda yeterince yankı yaratmadı.

Oysa ekolojik başkentlik, hak ederek kazanılan bir unvan. Kültür başkenti unvanı gibi sırayla herkese dağıtılan bir mavi boncuk değil.

Günlük konuşma diliyle söylemek gerekirse, Stockholm ekolojik başkent ünvanını bileğinin hakkıyla kazandı. AB Komisyonu bir şehrin çevre dostu sayılabilmesi için ne gerekiyorsa Stockholm’de bulunduğunu saptadı. Ekolojik başkent seçiminde en önemli ölçü olarak atmosfere zararlı sera gazı salımının ne ölçüde azaltılmış olduğuna dikkat ediliyor.

Stockholm bu konuda çok başarılı ve dünyaya örnek gösteriliyor. 1990’dan bu yana fosil enerji kaynaklarını bırakıp adım adım yenilenebilir enerji kaynaklarına geçti.

Bu sayede sera gazı salımı Stockholm’de ülke ortalamasının yarısına düşürüldü. Stockholm’ün bu başarısı şu kıyaslama ile daha iyi anlaşılıyor:

ABD ve Avustralya’da atmosfere sera gazı salımı kişi başına yılda ortalama 20 ton, oysa bu miktar Stockholm’de 4 ton.

Peki Stockholm’de bu nasıl başarıldı ?

FOSİLDEN YENİLENEBİLİR KAYNAKLARA
1990’lı yıllarda çevre kirliliğinin insan hayatını ciddi şekilde tehdit ettiği belli olmuştu.

“Sürdürülebilir yaşam” kavramı da bu yıllarda gündemimize girdi. Bütün devletler değilse de, hümanist politik geleneği olan ülkeler, sürdürülebilir yaşam için ne yapılması gerektiği üzerine kafa yormaya, o yıllardan itibaren önlemler almaya başladılar.

İsveç bu ülkelerin başında gelenlerinden biriydi. Fosil enerji kaynaklarından vazgeçilip yenilenebilir enerji kaynaklarına geçilmesine karar verildi.

2050 yılında da fosil enerji kaynakları tamamen bırakılacaktı. Yeni yerleşim projeleri de sürdürülebilir yaşam anlayışına göre biçimlendi.

Stockholm’ün Hammarby Sjöstad semti bu anlayış temelinde inşa edildi. Eskiden bakımsız bir sanayi bölgesi olan bu semt, şimdi bütün dünyadan meraklıların ziyaret ettiği her şeyiyle ekolojik bir mahalle.

Bu mahallede ısınma ve aydınlanma için tamamen yenilenebilir enerji kaynakları kullanılmakta.

ATIKLARDAN ENERJİ ELDE EDİLİYOR
Hammarby Sjöstad’da yer altına tüm atıkların yeniden dönüşümünü sağlayan bir altyapı sistemi kuruldu. Organik çöplerin, kağıt cinsi maddelerin ve dönüşüme elverişsiz çöplerin toplandığı bölümler oluşturuldu.

Bütün bu çalışmalarda estetiğe de dikkat edildi. Zaten Mälaren gölüyle Baltık denizini bağlayan kanalın bir yakasına kurulan bu modern mahalleye geniş pencereli, geniş balkonlu ve teraslı evleriyle tam bir Akdenizi havası verildi.

Binaların yanısıra yapay kanalların üstünden geçen küçük köprüler ve belirli noktalara yerleştirilen heykellerle çevre estetiğine de özen gösterildi.

O kadar ki evlerin önünde çöp kutusu yerine geçen silindir metal kutular bile ilk bakışta modern heykel hissi yaratabiliyor. Oysa kapakları farklı renkte olan bu silindir kutular çöplerin baştan itibaren ayrılmasına yarıyor ve günde iki kez hava basıncı sistemiyle yeraltındaki boru sistemine boşaltılıyor.

Organik çöpler gübre üretim merkezine gönderiliyor. Diğer çöpler de yakılarak imha ediliyor.

Ama bu yakma aşamasında elde edilen enerji, merkezi ısıtma sisteminde kullanılıyor. Atık sıvılardan ise arıtma tesislerinde biyogaz elde ediliyor.

Biyogaz evlerdeki ocaklarda ve belediye otobüslerinde kullanılıyor.

ÇEVRECİ YATIRIMLAR VE ÜLKE EKONOMİSİ
Çöplerden yararlanma konusunda örnek gösterilecek bir başka semt de Högdalen.

Hammarby Sjöstad ve Högdalen’deki gibi çevreci yatırımlarla Stockholm’ün sera gazı salımı ülke ortalamasının yarısına düşürüldü.

Avrupa’da ekolojik başkent projesi Stockholm gibi örneklerin özendirici olması için başlatıldı.

Geçen yıl yarışmaya 30’un üzerinde şehir katıldı. Stockholm Avrupa’nın ilk ekolojik başkenti ünvanını kazanırken, 2011 için de Hamburg seçildi.

Stockholm örneği, çevreci yatırımların hiç de zor olmadığını, uzun vadede de ülke ekonomisi için daha faydalı olduğunu gösteriyor. Zaten insan sağlığı ve sürdürülebilir yaşam için başka çare de yok.