Archive for Aralık 2009

Çocukluğum ve Obezite

Bu hafta vermekte olduğum Beslenme Kimyası dersimde öğrencilerimin sunumları vardı. Bir öğrencim yetişkinlerde ve çocuklarda obezite-aşırı şişmanlık konusunu anlattı. Verilerin çoğu ABD’den. Seneler içinde Amerika’nın aşırı şişman ve şişman haritası genişlemiş, bütün Amerikaya yayılmış. Oran her yıl inanılmaz boyutta artmış.

Maalesef bizde pek çok konuda istatistik zayıf, haritamız pek çok konuda veri olmadığından bembeyaz. Şüphesiz bizde de şişmanlık ta, aşırı şişmanlık ta hızla artıyor. Öğrencim sunumunda şişmanlığın önlenmesi için yapılacakları sıraladı. O bunları anlatırken ben bizim çocukluğumuzu düşündüm ve aklıma gelenleri öğrencilerimle paylaştım.
Çocukluğumuzda havalar güzel olduğunda eve girmezdik, mahallede ip atlar, top oynar, varsa bisiklete biner, çizgiler çizip atlar, uçurtmalar yapıp uçururduk. Daha onlarca oyunla günler yetmez geceleri de saklambaçla devam ederdik. Biz çocukken margarin yoktu. Çikolatayı bazılarımız bayramdan bayrama görürdü. Şekerli içecekler yerine ayran, limonata, bolca su içerdik. Fast food, hamburger bilinmezdi. Böcek ilacı, hormon kullanılmazdı. Sahi televizyon da izlemezdik, çünkü TV yoktu. Onun yerine sinemaya, tiyatroya gider, bolca radyo dinlerdik. Bilgisayar duyulmamıştı bile. Çok sayıda arkadaşımız, elimizden bırakmadan okuduğumuz, arkdaşlarımızla değiş-tokuş yaptığımız kitaplarımız vardı. Cep telefonu, internet yoktu. Biz arkadaşlarımızla yüz yüze konuşur, uzaktakilerle mektuplaşırdık. Bayram ve yılbaşlarında Kızılay renk renk tebrik kartlarıyla dolup taşardı. Depresyon sözcüğünü üniversiteyi bitirdikten çook sonra duydum.

Peki ya şimdi o zaman olanların hiç biri kalmadı, ama o zaman olamayan pek çok şey doldurdu her yeri. Bisikletin yerini araba aldı. Oyun oynayacak sokaklar artık yok. Fast food, şekerli-gazlı içecekler, her şeyde şeker, bol çikolata, TV izleme, bilgisayar önünde geçen saatler, cep telefonuyla mesajlaşma, konuşma….
ve bolca depresyon var.

Çözüm ortada, bizim yaşadıklarımızı sizlere aktarmamız gerek ki bir hafıza oluşşun.

Herkese çok güzel, sağlıklı ve sürdürülebilir bir 2010 dileklerimle…

inci

Kopenhag’da neler oluyor?

Danimarka tarafsızlığını kaybetti: hükümsüzdür”
İklim Zirvesi’ni takip eden gençlerin kaleminden: “Medyaya sızan politik bildirge, nam-ı diğer “Danimarka Metni” iklim zirvesinin kapalı kapılar ardındaki yüzünü gösterdi ve şüpheci aktivistleri haklı çıkardı…”

İlişkili fotoğrafları göster

Cem Gündoğan-İklim için gençlik hareketi
ntvmsnbc
Güncelleme: 12:09 TSİ 14 Aralık. 2009 Pazartesi
Dedikodular gerçeğe dönüştü. Geçtiğimiz günlerde basına sızan ve Danimarka Hükümeti tarafından hazırlandığı kaydedilen “politik bildiri”, zengin ve gelişmiş ülkelerin Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi’nden kapsamlı ve hukuken bağlayıcı bir anlaşma değil politik vaatler içeren içi boş bir metinle eve dönmeye çalıştıklarının kanıtı oldu.

Özellikle Güney ülke delegelerinin ve sivil toplum temsilcilerinin tepkisini çeken metnin başlığı Kyoto Protokolü’nün altının oyulmaya çalışıldığını açıkça belirtiyordu: “Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi – Kopenhag Antlaşması”. Bu metin, Kyoto Protokolü’nün çizdiği “sanayileşmiş ülkeler ve diğerleri” sınırını yok sayıp yerine en az gelişmiş ülkeler haricindeki tüm ülkeler için yüzdeye dayalı salım azaltım hedefleri öngören bir yaklaşım öneriyor. Metin ayrıca, normalde Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında Ek-1 taraf ülkeleri dışındaki ülkelere sağlanması öngörülen finansal ve teknolojik yardım tedbirlerinin, yeni anlaşma ile birlikte ülkelerin kompleks salım izleme önkoşullarını sağladığı oranda bu tedbirlerden yararlanmasını öngörüyor. Hali hazırda oluşmuş müzakere bloklarının yeniden şekillenmesi ve zaten görece olarak zayıf olan az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin ellerinin daha da zayıflatılması ile sonuçlanabilecek bu süreç taraflardan sert tepkiler aldı.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Sekretaryası, bu metnin basına sızmasından doğabilecek güvenilirlik kaybını engellemek adına bir bildiri yayınladı. Sekretarya Başkanı Yvo de Boer, taslak metinin Danimarka Başbakanı tarafından sunulan bir karar önerisi olduğunu belirtti ve metnin müzakere sürecinde herhangi bir resmiyetinin bulunmadığını yineledi.

Haberin devamı ↓
——————————————————————————–
reklam

——————————————————————————–

Fakat taslak hakkındaki tüm bu açıklamalar, Güney ülkeleri delegelerinin kızgınlığını dindirmedi. G77 ve Çin müzakere bloğunun (132 ülkeyi temsil ediyor) Sudan’lı sözcüsü Lumumba Di-Aping, Danimarka Başbakanı Lars Lokke Rasmussen’in tarafsızlığını kaybettiğini ve dahası zengin ülkeleri koruma yanlısı olduğunu açıkça gösterdiğini söyledi. Bunun yanı sıra, “Pan Afrika İklim Adaleti İttifakı” üyelerinin sert protestosu müzakerelerin yapıldığı salonda yankılandı: “Sıcaklık artışını 2 derecede sınırlamak intihardır! Sadece bir Afrika var ve artış 1 derece ile sınırlanacak!”.

Metin hakkındaki eleştiriler yalnızca metnin içeriği ile ilgili değil hazırlanış yöntemi ile de ilgili. Kopenhag’da bir demokrasi açığı söz konusu. Taraflar Konferansı (COP) Sekretaryası, Birleşmiş Milletler karar alma mekanizmalarını by-pass etmekle suçlanıyor. Friends of the Earth (Dünya’nın Dostları) Malezya şubesi Onursal Sekreteri Meena Raman “Sızan Danimarka Metni, Birleşmiş Milletlerin demokrasi prensibini hiçe saymakla kalmayıp, müzakerelerin az kalsın sona ermesine neden olacaktı. Danimarka’lılar kapalı kapılar ardında birkaç seçilmiş ülke temsilcileri ile beraber bu metni hazırlarken, tüm dünyanın ev sahibi ülkeden beklentisinin tam tersini yaptılar.” şeklinde konuştu.

Eleştirilerin kesiştiği nokta iklim adaleti noktası. Müzakerelerin başlangıç noktasının gelişmiş ülkelerin tarihsel sorumluluklarının kabul ettiği nokta olması ve bu ülkelerin iklim değişikliğinden en az sorumlu fakat en fazla etkilenecek ülkelere karşı iklim borçlarını ödeyecek adımlar atması gerekliliğinin altı çiziliyor.

Türkiye’nin bu metin karşısındaki tavrına dair herhangi bir ipucu yok. Sessizce ölmeyeceğiz diyen ülke delegelerine karşılık sessizce bekleyen Türkiye tarafının rengini bakalım ne zaman görebileceğiz.

Bizler sürecin takipçisiyiz. Yüzbinler ile beraber…

Tasarruf

İki yıla yakın bir süredir TRT 1’de (93.3) her Perşembe 12 haberlerini takiben yayımlanan “Atık Servettir” programının danışmanlığını yapmaktayım. Program yapımcımız Banu Demir. Ankara’da olduğum sürece hemen programa katıldım. Programda 2-4 arasında konuğu stüdyoda, ve/veya telefonda konuk ediyoruz. Çok keyifli ve öğretici program.

Bugün ODTÜ Geliştirme Vakfı Özel İlköğretim Okulu Fen ve Teknoloji Zümre başkanı öğretmen ve 7.ci sınıftan 2 öğrenci konuğumuz oldu. ODTÜ Geliştirme Vakfı Okulu Türkiye’nin ilk Eko Okuluymuş. Okul geçen yıl “Sorumluluğu alıyorum” başlıklı projede enerji tasarrufu konusunda çalışma yapmaya karar vermişler. Tabii önce durum saptaması yaparak işe başlamışlar. İlk öğretim 6. sınıf öğrencileri okullarındaki ampulleri sayarak başlamışlar işe. 50 ampul, 500 ampül derken, okullarında 2000 ampül olduğu gerçeği çıkmış ortaya. Sonra da çözüm önerisi ve uygulama gelmiş. Bazı otellerde kapı anahtarı yerine kart kullanılıyor, aynı kartı odaya girince bir sokete sokuyorsunuz ve ancak o zaman odanın elektriğini devreye sokabiliyorsunuz. Okulda her sınıfa bir kart soketi yerleştirilmiş. Her gün de bir öğrenci kart sorumlusu oluyormuş, öğrenci okula gelince imzayla kartı alıyor ve sınıfını aydınlatıyor, gün boyu da takip ediyormuş. Öyleki artık teneffüslerde, yemek aralarında bile sınıflarda elektrikler kapatılıyormuş. Düşünsenize 2000 ampül az bir şey değil. Tabii öğrencilere çeşitli anketler uygulayarak, bu süreçten önce ve sonra elektrik tüketimi tesbitleriyle de proje desteklenmiş. Ama yaklaşık 500 öğrenci artık aydınlanma amaçlı elektrik kullanımımda çok bilinçliler. Öyleki programda ailelerinin, misafirlerin bu konuda dikkatsiz davranmalarından yakınıyorlardı. Bizim nesil çocuklarımıza bu bilinci vermeye çabalayıp durduk. Hep oğlum, kızım odadan, banyodan çıkarken elektriği kapat dedik. Ama artık işler tersine dönmüş, çocuklar ailelerini uyarıyorlar.

Son haftalarda iklim değişikliği konusunda o kadar iç karartıcı şeyler duyup izledim. Bunu yaparken doz iyi ayarlanmazsa çaresizliğe neden olabileceği endişeşini taşıyorum. “Sorun o kadar büyük ki, ben bir şey yapamam”. O nedenle gençlerin ve öğretmenlerinin bu çalışmaları bana çok moral verdi. Onlar bakın biz geleceğimiz için birşeyler yapıyoruz diyorlar ve yaşıtlarına, büyüklerine bir şeylerin yapılacağını, hatta bunu kendimizin yapabileceğini gösteriyorlar. Diğer okullara örnek olduklarına eminim. Bu tür çalışmaların ODTÜ çapında da uygulanabilmesi ve ülke çapında yaygınlaşmasını çok isterim.

Gıda güvenliğimiz tehlikede, soyumuzu kurutacaklar

*Necdet Topçuoğlu’nun  yazısı.

İnsanların sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenerek yaşamlarını sürdürebilmeleri için bitkisel ve hayvansal kaynaklı gıdalara ihtiyaçları bulunmaktadır. Ancak bu gıdaların sağlık yönünden güvenilir olması zorunludur. Son yıllarda gıda güvenliğini olumuz yönde etkileyen faktörlerin başında organizmaların  genleri ile oynanması gelmektedir. Genleri ile oynanmış organizmalara transgenik  organizmalar denilmektedir. Yapılan araştırmalar, gen transferinin genellikle bitkisel organizmalar üzerinde yapıldığını göstermektedir. Bu genetik çalışmaların amacı; bitki yetiştirmede daha az zirai ilaç kullanılması, soğuğa ve kurağa dayanıklı çeşitler yetiştirilmesi, gıdaların raf ömrünün uzatılması, maliyetlerin düşürülmesi gibi hususlardır.

Dünyada hiçbir besin sıfır riskli değildir. Ancak genleri ile oynanmış organizmalardan elde edilen gıdaların çeşitli riskleri bulunmaktadır. Bunların başında vitamin yetersizliği gelmektedir. Genleri ile oynanmış bitkilerden üretilen gıdalarda B12 vitamini eksikliği görülmektedir. Bunun sonucunda insanlarda unutkanlık baş göstermektedir. Unutkanlığın ileri yaşlarda alzeymıra dönüştüğü hepimizin malumudur. Diğer taraftan genleri ile oynanmış pirinçlerde A vitamini sentezi yapılamadığından bu pirinçlerle beslenen insanlarda gece körlüğü baş göstermektedir.

Bu konuda Hindistan’da 170 milyon insana A vitamini takviyesi yapılarak gece körlüğünün tedavi edilmesine çalışılmaktadır.

Bitkilerde gen transferinin en tehlikeli yönü kısırlaştırma programıdır. Gen transferinde Terminatör gen adı verilen gen, organizmanın soyunu yok etmeye programlandığından, bu bitkilerin tohumları kısırdır. Ayrıca bu terminatör gen programlanarak, söz konusu transgenik gıdalarla beslenen kadın ve erkeklerin kısırlaştırılması da yapılabilir. Dolayısıyla genleri ile oynanmış gıdalarla beslenen insanların sağlık sorunlarının yanında çok büyük bir genetik risk altında olduklarını söylemek mümkündür.

Transfer edilen genlerin toksik ve alerjik etkileri bulunmaktadır. Bu sebeplerle insanlarda zehirlenmelere yol açtığı gibi, vücutta sivilceler ve deri dökülmelerine de sebep olabilirler. Ayrıca bu gıdalardan bol miktarda yiyen erkeklerin spermlerinde Y kromozomu olan erkeklik kromozomunun azaldığı iddia edilmektedir. Bu durum muhtemel doğumlarda erkek çocuğu dünyaya gelmesini olumsuz yönde etkileyeceğinden, dünya nüfusu içindeki dişi erkek oranının bozulmasına neden olacaktır.

Genleri ile oynanmış bitkilerin çiçekleri kokularını kaybetmektedir. Bitkilerde çiçek döllenmesine yardımcı olan arı, sinek ve kanatlı böcekler çiçekleri kokularından bulabilmektedir. Kokular, kaybolunca arı ve böceklerin döllenmeye olan katkıları ortadan kalkacağı gibi, beslenmeleri de engelleneceğinden bu canlıların yok olmaları gündeme gelecektir. Doğal dengenin bozulması yönünden arıların yok olması telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurabilir.

Gen transferinin ayrıca doğal çevrenin bozulmasında da olumsuz etkileri söz konusudur. Transgenik bitkilerden diğer bitkilere yatay gen kaçışı yoluyla gen aktarılarak biyolojik çeşitlilik bozulabilir. Transgenik bitkiler, toprağın mikroorganizma yapısını da bozabilir. Doğadaki kuş ve böceklere beslenme yoluyla aktarılacak dayanıklılık geni ihtiva eden virüsler, ölümlere ve tedavisi mümkün olmayan hastalıklara yol açabilir. Diğer taraftan genetik yapısı bozulan zararlı otlar, zirai ilaçlara dayanıklılık gösterirse yok edilmesi imkansız hale gelebilir. Bu durumda bitkisel ürünler yabancı otların tehdidi altında kalabilir.

Yapılan araştırmalara göre, raflardaki ürünlerin yaklaşık %60-70 oranında genleriyle oynanmış organizmalardan üretildiği iddia edilmektedir. Bilim adamlarının konu ile ilgili araştırmaları devam etmektedir. Ancak bu aşamada ortaya koydukları şu tez çok önemlidir. “Bu denklemde bilinmeyenlerin oranı, bilinenlerden çoktur.” Dolayısı ile risk de çok yüksektir.

Dünya tarımsal üretiminin %80’i halen 6 çok uluslu şirket tarafından kontrol edilmektedir. Biyoteknoloji yoluyla dünyada bitkisel tohumların tekelinin çok uluslu şirketlerin eline geçme tehlikesi bulunmaktadır. Bu durumda gelişmekte olan ülkelerin tarımsal geleceği çok uluslu şirketlere bağımlı hale gelebilir. Halen Türkiye’de 300 milyon dolar tutarındaki tohumculuk piyasasının yaklaşık 70 milyon dolarının bu şirketlerin kontrolünde olduğu tahmin edilmektedir. Transgenik bitkilerin üretimi, dünyanın 23 ülkesinde yaklaşık 120 milyon hektera ulaşmıştır. Türkiye buğday ekiliş alanının 10 milyon hektar olduğu dikkate alınırsa tehlikenin ne kadar büyük olduğunu anlamak hiç de zor olmaz diye düşünüyorum.

Artan dünya nüfusunun beslenmesi karşısında çözüm olarak Biyoteknolojiyi savunanların sayısı hiç de az değildir. Ancak dünyanın tarımsal üretim potansiyelinin, geleneksel tarımsal üretim teknikleri ile üretim yapıldığı takdirde bile 10 milyar insanı beslemeye yeterli olduğu unutulmamalıdır.

Türkiye, 24 Mayıs 2000 tarihinde “Uluslararası Biyogüvenlik Protokolü”nü imzalamış ve bu konu 17 Haziran 2003 tarihinde TBMM’de görüşülerek 4898 sayılı Kanunla kabul edilmiştir. Bu yasaya göre insanların ne yediklerini bilme hakları vardır. Dolayısıyla Türkiye’de de AB ülkelerinde olduğu gibi transgenik bitkilerden üretilen gıdaların ambalajları etiketlenerek açıklayıcı bilgiler verilmelidir. İmzalanan uluslararası protokole bağlı olarak, “Ulusal Biyogüvenlik Kanunu” çıkartılmalıdır. Yine bu kanun çerçevesinde kurulması öngörülen Referans Enstitüler kurulmalı ve gümrüklerde transgenik gıdalar tahlil edilmelidir.

Dünyanın bütün medeni ülkelerinin insanlarının olduğu kadar, Türk insanının da güvenilir gıdalarla beslenme hakkı bulunmaktadır. Türkiye çok uluslu şirketlerin ürettiği transgenik gıdaların yol geçen hanı olmamalıdır. Son günlerde “Biyo Güvenlik yasası”nın çıkarılacağından söz edilmektedir. Genleri ile oynanmış organizmalardan üretilen gıdaların insan sağlığına olan zararlarını aklımızın erdiği dilimizin döndüğü kadar anlatmaya çalıştık. Şimdi yetkililere sesleniyorum, insanların sağlıklı yaşayabilmesi için bu kadar önemli olan bir yasa tasarısı neden kamu oyundan saklanıyor? Çok uluslu şirketlerin çıkarları Yurttaşlarımızın sağlığından çokmu önemli? Dünya nüfusunu gen teknolojisi ile planlamaya çalışan ve tohum tekelini ellerine geçirerek bütün insanlığı kontrolü altına almayı hedefleyen anlayışı kınıyorum. Felaketin sonunu bildikleri için Norveç’de bir buzdağının altına Dünyanın en büyük tohum deposunu kuruyorlar. Bütün bitkilere ait tohumlar insanlığın ortak mirasıdır. Çokuluslu şirketlerin onların genlerini değiştirerek kendi mülkiyetlerine almaları asla kabul edilemez. Genetiği değiştirilmiş her organizma doğaya salıverilmiş gizli bir tehdittir. Bunlar bir defa yayıldılarmı tekrar laboratuara geri çağırmanın imkanı yoktur.

“Ulusal Biyogüvenlik Kanunu”çıkartılmalıdır. Ancak biyolojik çeşitliliğimizi yok etmek veya başkalarının tekeline bırakmak için değil. Dünyanın en zengin endemik bitkilerine sahip olan Anadolu’nun biyo çeşitliliğini korumak için  çıkartılmalıdır. Bu sebeple sözkonusu Yasa Tasarısı  bir an önce Türk Kamuoyunun bilgisine ve tartışmasına açılmalıdır.

*Necdet TOPÇUOĞLU

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Eski Müsteşar Yardımcısı

Kopenhag’da Gezegenin Geleceği ve Yaşam için Oruç :

7 Aralık 2009, Kopenhag- Dünyanın gözleri BM İklim Zirvesi’ne dönmüşken Kopenhag’a giden Dr. Uygar Özesmi[1] 14 gün boyunca sürecek olan iklim orucuna başladığını açıkladı. Kişisel bir eylem olarak oruca başlayan Özesmi, aynı zamanda zirve programındaki toplantıları da takip edecek.
Kopenhag’dan çıkacak anlaşmanın dünya üzerinde yaşayan milyarlarca insanın ve diğer canlıların kaderini belirleyeceğini söyleyen Dr. Özesmi, « Dünya yok olmanın eşiğine gelmişken bugün birşey yapmam gerektiğini hissetim. Bütün sevdiğim insanların yakın zamanda acı çekmesine, hayatlarının tehlikeye girmesine, karşısında büyülendiğim doğal güzelliklerin yok olmasına seyirci kalmak zorunda kalabilirim. Bu durumda oğlum bana bundan 20 yıl sonra, baba sen iklim felaketine karşı toplumsal mücadele de ne yaptın diye sorduğunda ne söyleyebilirim ? Bireysel olarak elimden sadece bu geliyor. İklim değişikliğinden en çok etkilenenlerin çektiği açlığı göze alarak belki onların dünyasını anlamaya çalışır ve bu yeterince konuşulmayan adaletsiz dünyaya küçük bir pencere açabilirim. Her geçen gün daha çok insan iklim değişikliğine bağlı nedenlerle açlık çekiyor. Bu insanların hergün yapabildikleri tek şey hayatta kalmaya çalışmak… »
Dünya Sağlık Örgütü’nün yaptığı bir araştırmaya göre sadece 2000 yılında iklim değişikliği 150 bin kişinin üstünde can aldı [2]. Öte yandan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin 4. Değerlendirme raporuna göre küresel ortalama sıcaklık artışında 2 derecelik sınır geçilirse bir milyardan fazla insanın su ve gıda sıkıntısı çekeceği vurgulanıyor. İnsan sağlığı içme suyuna erişim, dengeli beslenme ve düzgün barınma gibi ihtiyaçların karşılanmasına bağlı olarak değişkenlik gösteriyor. İklim değişikliği ise bu ihtiyaçların karşılanması önündeki en büyük küresel tehdit.
Özesmi açıklamasına şöyle devam etti « Kopenhag’da içi boş, yeşile boyalı söylevler çeken politikacılara değil, harekete geçen liderlere ihtiyacımız var. Durumun ciddiyetine dair bir soru işareti bile oluşturabileceksem 14 gün aç kalmak sorun değil. Ama asıl sorunum petrol endüstrilerinin veya büyük şirketlerin çıkarları için süresiz olarak açlığa mahkum bırakılan insanlar. »
Uygar Özesmi’yle dayanışma için facebook’da « İklim orucu dayanışma grubu » kuruldu [3]. Özesmi, hergün Açık Radyo’da « Gezegenin Geleceği » programıyla [4] ve bloglarıyla [5] durumuna ve Kopenhag zirvesindeki gelişmelere dair bilgi aktaracak.
Notlar :
[1] Dr. Uygar Özesmi kimdir?
Genç yaşta doğa koruma çalışmalarına başladı ve Kayseri Fen Lisesi’nde okurken 3 TÜBITAK ödülü aldı. Orta Doğu Teknik Üniversitesinden mezun olduktan sonra Fulbright Burslusu olarak Ohio State Üniversitesi’nde Çevre Bilimleri Masterı ve ünlü MacArthur Bursu ile Minnesota Universitesi’nde Koruma Biyolojisi, Kalkınma ve Sosyal Değişim konularında doktora yaptı ve aynı üniversitede dersler verdi. Sonra Erciyes Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümünü kurma çağrısı üzerine yurda döndü ve 7 yıl öğretim üyeliği yaptı.
Ankara Kuş Gözlem Topluluğu’nu 1990 senesinde arkadaşlarıyla beraber kurdu. GEF Küçük Destek Programının Yönlendirme Komitesinde görev aldı, Biyolojik Çeşitlilik Sivil Toplum Kapasite Geliştirme Planı’nı, Doğa Derneği’nin kurucu başkanlığını yaptı. Türkiye’de ilk olarak Karadeniz STK’ları ve TURÇEK ile KarDoğa – Karadeniz Doğa Koruma Federasyonu’nun kurulmasını sağladı. Sivil Toplum Geliştirme Merkezi kurucu üyesi ve halen yönetim kurulu üyesi.

2004 senesinde Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nda görev almak üzere New York’a yerleşti. Küresel Çevre Fonları, Küçük Destek Programı (SGP) Genel Merkezinde Çevre Uzmanı olarak çalıştı. 2006-2008 arasında TEMA Vakfı Genel Müdürü olarak görev yapan Özesmi şu an Greenpeace Akdeniz’in Genel Direktörü. 90’in üzerinde uluslararası ve ulusal bilimsel yayınları bulunan Özesmi’nin “Yasak Meyva: Cehennemden Çıkış” adlı kitabı ise yayına hazırlanıyor.

Kopenhag’dan İlk canlı yayın ODTÜ’de

http://www.iklimicingenclik.com/cop15/?p=42

Aptallık Çağı

Çarşamba – Cuma

17:30’da

U3’de.

Aptallık Çağı ODTÜ’de

http://www.facebook.com/event.php?eid=191261172226

Herkese Merhaba
Bu hafta pazartesi çarşamba ve cuma günleri Necdet Bulut (eski U3) amfisinde Aptallık Çağı adlı filmin gösterimi olacaktır.
Gündemde Kopenhag’daki iklim zirvesi varken, iklim değişikliğini konu alan bir film.
Gösterimler saat 17:30’da başlayacak olup, ücretsizdir.
Hepinizi bekleriz, bu e-postayı da ilgileneceğini düşündüğünüz listelere yönlendirirseniz seviniriz.
Konu: Franny Armstrong’un yönettiği, Pete Postletwalte’ın başrolünü oynadığı Aptallık Çağı (Age of Stupid), 2055 yılında yaşayan bir adamın kendi ağzından anlattığı hikayeyi konu alıyor. Fırsatımız varken iklim değişimini neden durdurmadığımızı sorgulayan film, dünyanın yardım çığlıklarını duymazdan gelen insanların yaşadığı bir çağı ve sonunda pişmanlığı gözler önüne seriyor.
Tarih: 7-9-11 Aralık Pazartesi Çarşamba Cuma
Saat: 17:30
Yer: Necdet Bulut (eski U3) amfisi
Güliz Karaaslan
https://surdurulebilirodtu.wordpress.com/

http://www.facebook.com/event.php?eid=191261172226