Archive for Ekim 2009

Dünyayı 5 dakikalığına susturan çocuk

Yıl: 1992. Yer: Birleşmiş Milletler Dünya Zirvesi, Rio de Janerio.

O tarihte 12 yaşında olan Kanadalı Severn Suzuki üç arkadaşıyla birlikte para toplayıp toplantıya geliyor ve alıyor mikrofunu eline. Suzuki yaptığı bu konuşma ile “dünyayı beş dakikalığına susturan çocuk” olarak tarihe geçiyor…

“Merhabalar, ben Severn Suzuki, Çevresel Çocuk Organizasyonu (ECO) adına konuşuyorum.

Biz Kanada’dan 12 ve 13 yaş gurubunda olan çocuklarız ve bir fark yaratmaya çalışıyoruz; Vanessa Suttie, Morgan Geisler, Michelle Quig ve ben. Buraya gelmek için gerekli parayı kendimiz topladık ve beş bin millik yolu, siz yetişkinlere, yöntemlerinizi değiştirmeniz gerektiğini söylemek için geldik.

Buraya hiçbir gizli amacım olmadan geldim. Ben geleceğim için mücadele ediyorum.

Benim geleceğimi kaybetmem, bir seçimi kaybetmek gibi bir şey değil. Ya da stok piyasasında birkaç puan kaybetmek değil. Ben burada bütün gelecek nesiller için konuşuyorum.

Ben, dünyanın her tarafında çığlıkları duyulmayan ve açlıktan ölmek üzere olan çocuklar için konuşuyorum.

Ben, dünyanın üzerinde gidecek başka yerleri kalmadığı için ölmekte olan sayısız hayvan adına konuşuyorum.

Ben, şimdi gün ışığına çıkmaya korkuyorum, çünkü ozonda delikler var. Havayı ciğerlerime çekerken korkuyorum çünkü içinde hangi kimyasallar var bilmiyorum. Eskiden Vancouver’da babamla balığa giderdik. Birkaç yıl önce her tarafı kanserli bir balık bulduk. Ve şimdi gezegenimizdeki hayvanların teker teker soylarının tükendiğini öğreniyoruz. Sonsuza kadar yok oluyorlar…

Hayat sürem içinde, sürüler halinde dolaşan vahşi hayvanları görebilmeyi düşlüyorum. Yabani kuşları ve kelebeklerle dolu yağmur ormanlarını… Fakat şimdi merak ediyorum bunlar benim çocuklarımın görebileceği zamana kadar bile dayanabilecekler mi?

Benim yaşlarımdayken böyle küçük şeyler için endişelenmek zorunda kaldınız mı? Bütün bunlar şimdi gözlerimizin önünde oluyor ve bizler, sanki elimizde sınırsız çözüm olanağı ve sınırsız zaman varmış gibi davranıyoruz. Ben sadece bir çocuğum ve bütün çözümlere tabii ki sahip değilim. Fakat farkına varmanızı istiyorum ki bütün çözümlere siz de sahip değilsiniz:

· Ozon katmanındaki deliği nasıl onaracağınızı bilmiyorsunuz.
· Su akımı öldüğünde Somon balığını nasıl geri getireceğinizi bilmiyorsunuz.
· Şimdi soyu tükenmiş olan hayvanları nasıl geri getireceğinizi bilmiyorsunuz.
· Şimdi yerlerinde koca çöllerin olduğu ormanları nasıl geri getireceğinizi bilmiyorsunuz.

Madem nasıl onaracağınızı bilmiyorsunuz, o halde lütfen bozmaktan vazgeçin!

Burada hükümetlerinizin temsilcileri olabilirsiniz, iş adamları, organizasyoncular, gazeteciler ya da politikacılar; fakat gerçekte siz annelersiniz ve babalarsınız, teyzelersiniz, amcalarsınız ve hepiniz birilerinin çocuklarısınız.

Ben hala bir çocuğum ama biliyorum ki hepimiz ailenin bir parçasıyız, 5 milyar gücünde daha geniş bakacak olursak 30 milyon tür gücünde ve hepimiz aynı havayı paylaşıyoruz, aynı suyu ve toprakları. Sınırlar ve hükümetler bunu asla değiştiremez.

Ben hala bir çocuğum ama burada aynı şeyin içinde olduğumuzu biliyorum ve tek bir dünya gibi tek bir amaca doğru ilerlememiz gerekir.

Kızgın olsam da kör değilim, korku içinde olsam da dünyaya nasıl hissettiğimi söylemekten korkmuyorum.

Benim ülkemde çok fazla israf var. Satın alıyoruz ve atıyoruz, satın al ve at gitsin ve kuzey ülkeleri henüz yoksul olanlarla paylaşmıyor. İhtiyacımızdan fazlasına sahip olmamıza rağmen, zenginliğimizin bir miktarını kaybetmekten korkuyoruz.

Paylaşmaktan korkuyoruz…

Kanada’da ayrıcalıklı bir yaşam sürüyoruz. Çokca yiyeceğimiz, suyumuz ve barınağımız var. Saatlerimiz, bisikletlerimiz, bilgisayarlarımız ve televizyonlarımız var. Bu listeyi bitirmek iki gün alabilir.

İki gün önce burada Brezilya’da, sokakta yaşayan çocuklarla birlikte vakit geçirdik ve gerçekten şok olduk. Bu çocuklardan bir tanesi şöyle dedi: “Keçke zengin olsaydım. Eğer zengin olsaydım, bu sokaklarda yaşayan bütün çocuklara yiyecek, elbise, ilaç, sığınacak bir çatı, sevgi ve şefkat verebilirdim.”

Sokakta yaşayan ve hiçbir şeyi olmayan benim yaşımdaki bir çocuk paylaşmaya bu denli gönüllüyse, neden biz her şeye sahip olanlar hala bu kadar açgözlüyüz?

Benimle aynı yaşta olan bu çocukları düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum, nerede doğmuş olduğunuz nasıl da büyük farklar yaratıyor. Ben de onlardan birisi olabilirdim, Rio’nun Favellas bölgesinde yaşayanlardan. Ya da Somali’de açlıktan ölmek üzere olanlardan birisi olabilirdim. Ortadoğu’da savaş kurbanı olanlardan birisi veya Hindistan’da bir dilenci…

Ben henüz sadece bir çocuğum, ama savaşlar için harcanan onca para yoksulluğun ve çevresel çözümlerin bulunmasında kullanılsa, dünyanın nasıl harika bir yer olabileceğini biliyorum.

Okullarda, hatta anaokullarında bile bize nasıl davranacağımızı öğretiyorsunuz:

· diğerleriyle kavga etmeyin,
· çalışkan olun,
· diğerlerine karşı saygılı olun,
· dağıttığınızı toplayın,
· diğer canlılara zarar vermeyin,
· paylaşın, açgözlü olmayın.

Peki madem öyle, bize yapmamamızı söylediğiniz şeyleri neden sizler yapıyorsunuz?

Bu toplantıya katılan sizler sakın unutmayın bunu kimler için yaptığınızı, bizler sizin kendi çocuklarınızız. Nasıl bir dünyada yetişeceğimize sizler karar veriyorsunuz. Ebeveynler çocuklarını rahatlatabilmek için “Her şey güzel olacak” diyebilmeli ve “Elimizden gelenin en iyisini yapıyoruz” ve bir de “bu dünyanın sonu değil”…

Ama artık bunları söyleyebileceğinizi sanmıyorum. Sizin öncelikler listenizde bile yer alabiliyor muyuz?

Babam her zaman “Sen yaptığın şeysin, söylediğin değil” der ve sizin yaptıklarınız geceleri beni ağlatıyor.

Siz yetişkinler bizleri sevdiğinizi söylüyorsunuz. Size meydan okuyorum, lütfen yaptıklarınız sözlerinizi yansıtsın…

Teşekkürler.”

Kaynak: Fikir atölyesi

Reklamlar

Tüketici Örgütleri Federasyonu Bakanlığın Tüketicileri ve Kamuoyunu Yanılttığını Açıkladı

Federasyon adına Genel Başkan Fuat Engin imzası ile yayınlanan açıklamada, GDO’ların yasaklandığı havasını yaratan açıklamaları ile Bakanlığın tüketicileri ve halkı yanılttığı, halbuki Yönetmelik ile yasaklamanın değil, serbestleşmenin getirildiği ifade edildi.

Açıklamada şu hususlara değinildi.

Tarım Bakanlığı Genetiği Değiştirilmiş Organizmalara (GDO) ilişkin çıkardığı “GIDA VE YEM AMAÇLI GENETİK YAPISI DEĞİŞTİRİLMİŞ ORGANİZMALAR VE ÜRÜNLERİNİN İTHALATI, İŞLENMESİ, İHRACATI, KONTROL VE DENETİMİNE DAİR” Yönetmelikle ilgili yaptığı basın açıklamasıyla tüketicileri ve kamuoyunu yanıltmaktadır.

Bu Yönetmelikte, “insan yaşamı ve sağlığı, hayvan sağlığı ve refahı, tüketici çıkarları ve çevrenin en üst düzeyde korunmasını riske sokanlar ile insan ve hayvan tedavisinde kullanılan antibiyotikleri taşıyan Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) ve GDO lu ürünleri içeren gıda ve yem maddelerinin ithalatı ve bebek mamalarında kullanımı da yasaklandığına dair ifadelere yer verilmesine karşın,” Yönetmelikle esas olarak amaçlanan, GDO ların, GDO’lu gıda maddelerinin ve yemlerin ülkemize girişinin serbest bırakılmasıdır.

Yönetmelikte hedeflenen bir başka amaç ise, bir adım sonra çıkarılacak kanunla ülkemiz tarım alanlarında GDO lu tohumların ekimine olanak sağlamasıdır.

YÖNETMELİKTE;

GDO’lu ürünlerde kullanılan antibiyotik direnç geninin insan ve hayvan sağlığı açısından son derece zararlı olması nedeniyle yasak olduğu,

GDO lu ürünlerin, bebek mamaları ve bebek formülleri, devam mamaları ve formülleri ile bebek ve küçük çocuk ek besinlerinde kullanılması yasak olduğu belirtilmesine karşın, yönetmelik içeriğinde, “Tarım Bakanlığınca izin verilen GDO ve diğer GDO’lu yem ve gıdalarla ilgili her zaman yeni düzenlemeler yapabileceği, ülkemize giren GDO ve ürünlerinin kayıt altına alınması ve ürünün takibinin sağlanacağı, GDO ile ilgili risk değerlendirme çalışmaları yapılacağı, GDO kullanılarak elde edilen gıdaların etiketlenmesi gibi düzenlemelerin bulunması,” kamuoyunun ve tüketicilerin nasıl yanıltılmaya çalışıldığını çok açık bir biçimde ortaya koymaktadır.

GDO’lu yemlerle beslenen hayvanların ve ürünlerinin etiketlenmesine ilişkin hiçbir uygulamanın yönetmelikte yer almaması GDO lu yemlerlerle beslenen hayvanların et-süt ve diğer işlenmiş ürünlerini tüketen tüketicinin sağlık ve güvenliğin hiçe sayıldığının bir başka göstergesidir.

GDO’lu ürünlerin bebekler için yasaklanması, anne -baba ve büyükler için serbest bırakılarak toplum sağlığını ciddi biçimde tehlikeye atılmaktadır.

GDO’lu gıda maddesiyle beslenen anne kendi gördüğü zarar ile birlikte hamile ise karnındaki bebeğine, yada emzirdiği bebeğine verdiği/vereceği zararın sorumlusu kim olacaktır.

GDO’ların biyoçeşitliliği yok edici etkileri pek çok bilimsel araştırma ile ispatlanmışken tüketici sağlığına ve çevreye yönelik olumsuz etkilerinin görmezden gelerek yönetmeliğin dayanak yapıldığı kanunlarla çelişmesi yanında, yönetmelikte “GDO’suz ürünlerin etiketinde ürünün GDO’suz olduğuna dair bilgilerin yazılmasının yasaklanması” gerçekten bu yönetmeliğin kimlere hizmet ettiğini açıkça göstermektedir.

GDO’lar açlığa çare değildir,

GDO ların, GDO’lu gıda maddeleri ile yemlerin ülkemize girişi serbest bırakılmamalıdır.

Gerçekler Tüketicilerden saklanmamalıdır. Tüketiciler doğru bilgilendirilmelidir.

Fuat Engin
Tüketici Örgütleri Federasyonu Genel Başkanı

ekolojistler.org haber 30.10.2009

Mutlu Köy

ekolojiyecanverin-01

Mutlu Köyün Ekolojik Öyküsü

almayın verin ekolojiye can verin .  

Çözüm eko-evler mi?

Doğaya zarar vermeden yaşamak mümkün mü? Ekolojik evlerdeki yaşam küresel ısınmaya çare olabilir mi?

 

Güncelleme: 06:43 TSİ 26 Ekim. 2009 Pazartesi

Küresel ısınma tehdidine karşı, kendi enerjisini kendi üreten ve çevreye minimum düzeyde zararlı ekolojik evler, doğal, dönüşebilen, atık üretmeyen ve enerji kaybettirmeyen malzemeleriyle artık dünyanın dört bir yanında inşa ediliyor. Bu evlerde temel malzeme olarak kerpiç ve saman balyası kullanılıyor. Peki ekolojik bir ev yaratırken dikkat edilmesi gereken önemli noktalar neler?

Öncelikle ekolojik evlerde su harcamasına dikkat ediliyor. Bugün altın değerinde olan su kaynaklarını doğru değerlendirmek için ekolojiik evlerde birçok önlem alınıyor. Yağmur suyunu değerlendirmeden , musluğa takılacak dayanıklı contaya, sifon kurulumundan atık sulara kadar her ayrıntı ekolojik evlerde ele alınıyor.

Ayrıca ekolojik evlerde kullanılan enerji kaynakları da alıştığımızdan farklı. Ekolojik evler diğerlerinin aksine fosil yakıtlardan uzak durularak ve daha çok doğal kaynaklara yer verilerek kuruluyor. Özellikle de güneş ve rüzgar enerjisinden yararlanılıyor. Gün ışığı ise ekolojik evlerde profesyonelce değerlendiriliyor. Kullanılanan ana enerji kaynaklarının yanısıra alınan tasarruf önelmeleriyle de ekolojik evler diğerlerinin aksine yüzde 40 daha az enerji harcıyor.

 

Yeşil evlerde fazla elektrik harcayan klimalar yerine doğru bina tasarımı ve doğal pervanelerle hava dolaşımı ve soğutma dengeleniyor. Binalar özellikle doğu batı ekseninde konumlandırılıyor ve böylece evlerin daha çok alanı güneye bakıyor.

Ekolojik evler sayesinde yaşadığımız mekanlar da bizler gibi nefes alabiliyor ve sağlıklı yaşam koşulları üretiyor. Ayrıca binlerce yıllık tecrübeden gelen inşaat bilgileri modern zamanla harmanlanıp bizlere ulaşıyor.

 

Kaynak: http://www.ntvmsnbc.com/id/25007446/

Sustainable Living Festival – Teaser

You Never Bike Alone

(en) The cycling phenomenon known as Critical Mass is a reclamation of public space that started in San Francisco in the early 1990s and spread by the internet throughout the world. On a set day, at the end of every month, cyclists and other self-propelled people ride en masse through city streets.

Vancouver has become renowned for its big Critical Mass bike rides, and particularly the party spirit that attracts all types of cyclists.

You Never Bike Alone charts the development of these mass rides in Vancouver over the last decade, from the (pre-Critical Mass) protest rides across the historic Lions Gate Bridge in the early to mid-Nineties, through the “No Fun City” years of the late 1990s and early 2000s, where cyclists were routinely arrested for riding together, up to giant Critical Mass rides of more recent years.

Along the way, You Never Bike Alone strips down for the Wholesome Undie (an underwear ride protesting the Molson Indy race) and throws caution to the wind for the World Naked Bike Ride, a ride founded in Vancouver by a Critical Mass regular.

SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK VE TIP*

-konuşma metni-

Tolga Ersoy

Kimi zamanlarda karşımıza çıkıveren herhangi bir sözcüğün sıradanlığında bir sözcük nitelediği “durumun” anlaşılabilir olması için gerekli tüm gücü kendisinde barındırabiliyor; burada güç ile kastettiğim mistiklerin ezoterizm saplantısından tümüyle farklı bir şey.  “Somut durumun güçlülüğünün bize soyutlama hakkı verdiğine” dair aforizmayı anımsayın; böyle bir şey. Dolayısıyla “sürdürülebilirlik” ile kastedilenin kapitalist yağmanın devamlılığı olduğunu bir kez daha anımsatmak istiyorum. Her yolun mubah olduğu bir devamlılık sağlama görevi. Kavramlara ait tanımları dayatmanın kavramları tanımlayan otoritenin gücünü gösterdiğini unutmayalım.

Aslında “sözcükler dünyasına” değinerek bir giriş yaparken dile getirmek istediğim bir başkasıydı. Bu kongre için çağrı aldığım günlerde elime geçen bir gazetede tam sayfa yayınlanan bir makalenin başlığı şöyle: “hasta velinimetimizdir”. Ünlü bir tıp profesörümüzün “sağlıkta dönüşüm” projesini desteklediği yazısına koyduğu bir başlık. Burada bir parantez açıp “dönüşüm” ve benzeri moda sözcük “açılım” kelimesine de değinmek gerekli, ancak yeri burası değil.

Bugün dönüşüm ile kastedilenin, “dönüştürülen şeyin” satışa/piyasaya uygun hale getirilmesi anlamına geldiğini biliyoruz. Yaşayarak öğreniyoruz. Bu salonu eğer birisine peşkeş çekecekseniz, bu satışı “reel” kılabilmek için en azından bir badana yapmak gerekir ki dönüşüm bu bağlamda badananın adıdır. “Velinimet” sözcüğüne, tanımlamasına dönmek istiyorum. Sözlükler “bir kimseyi geçindiren kimse” olarak tanımlıyor; ancak tamamlayıcı diğer iki anlamını da vermekten yüksünmüyorlar. [Bir sözlükte niçin yüksünme duygusu olsun ki?] Bu kelimenin sözlüklerde yer alan “diğer” iki anlamı: patron ve allah!

Hastaların hem müşteri hem de patron olarak kabul edildiği; ve hiç de paradoksal olmayan bir biçimde hem hastaların yani sağlık hizmeti alıcılarının, hem de sağlık çalışanlarının yani sağlık hizmeti verenlerin de sürekli değişen bu iki kimliği [patron/müşteri] tek tek ya da çoğu zaman bir arada taşımaktan memnun olduğu ve bu memnuniyetini hiçbir şekilde sorgulamadığı bir çağda yaşıyoruz. İşte kapitalist ideolojilerin zaferi, her yol kullanılarak ulaşılan zafer; bir pirus zaferi gibi bile gözükmüyor üstelik, ancak kimin umurunda! Kapitalizm için önemli olan bugün; bugünü kurtarmak. Kurtarıyor da, yarın geldiğinde yarında bugünü olacak ve şimdilik yarını da kurtaracak gibi gözüküyor. Gerçeği görmekte yarar var; çünkü kapitalizmi ortadan kaldıracağına inandığınız sosyalizm kapitalizme mücadelesini kapitalizmin argümanlarını kullanarak yapıyor; sosyalizmin başarısı ancak kendisini stalinist ahlak ve siyaset dayatmalarından kurtarması ve yeni bazı kavram ve siyaset biçimleriyle yüzleşmesine, tanışmasına bağlı; bu da buranın konusu değil…

Ankara’dan İzmir’e yaptığım yolculukta arkamda bir ilaç firmasına reçeteledikleri ilaçlara karşılık olarak tatile çıktıklarını anladığım iki doktor oturuyordu; “günde iki yüz hasta bakmaktan” söz ettiklerini duydum ve bu durumdan alabildiğine mutlu gözüküyorlardı: bir hasta için yaklaşık olarak 115 saniye. Hasta “işinin” çabuk görülmesinden mutlu, hekim hasta başına aldığı ücretin artmasından. Aslında bu görüntü daha fazla söze, “derin analizlere” yer bırakmayacak denli açıklayıcı.

Kapitalizmin en ciddi ideolojik müdahalelerinden biri yabancılaşma hiç kuşkusuz; görüldüğü gibi sağlıkta fordist üretim modeli dönemini yaşıyoruz! Ve eğer bu alandaki yabancılaşmayı göz ardı edersek, onun niteliğini ve niceliğini sorgulamazsak yalnızca tıp için değil tüm bilimler kapsamında hala onlarda olmasını safça beklediğimiz, umduğumuz değerleri arayıp dururuz. Vakit kaybı! Çünkü sınıflı toplumlarda ve devletin olduğu her yerde hiçbir şey olması gereken yerde değildir ve “şeylerin” olmasını istediğimiz yerlerde olmasını sağlamanın yolu zor müdahalesinden geçer, kapitalizmde öyle yapmıştır ve hiç kuşkusuz kendince haklıdır.

“İnsana hiçlik duygusunun yaşatılmasını” iyi bir yabancılaşma tarifi olarak ele alabiliriz ayrıca yabancılaşmayı “benliğin dışına çıkma durumunu sağlayan akli rahatsızlık” olarak ta tanımlamak mümkün. Yolculuk örneğim hiç kuşkusuz daha fazlasını hak ediyor. Verdiğim örnek ayrıksı bir örnek değil, genelleştirebiliriz; tıpta “insan” unsurunun neredeyse hiçe indirgendiğini, insanın tıp sektörü için bantta akan, ekleme çıkarma yapılabilecek ve sonunda paraya dönüştürülebilir bir parçaya indirgendiğini söylememek için hiçbir neden bulunmamaktadır. Ve hiç kuşkunuz olmasın, bu süreç “tıp otoritesi” tarafından duruma/arz ve talep dengesine uygun olarak üretilen etik kurallara da uygundur. “Ne demek şimdi bu” diye soracak olursanız –ki hakkınızdır- bir örnek verelim, dün otoritenin dışında kaldığı için cadılıkla suçlanan birçok uygulama bugün “verimliliği” göz önüne alınarak modern tıbba massedilirken bu eyleme düşünsel desteğini etik vermiştir. Etik denen şeyin olmadığı toplum distopya değil ütopyadır; yüzleşmeye hazır olalım.

Tekrarlarsak; aslında önemli olan öznelerin değil bilimin kendisinin doğrudan yabancılaşması ve bu bağlamda yabancılaştırıcı asli unsura dönüşmesidir; bu sınıflı toplumların yazgısıdır, zorunlu bir süreçtir. Bu süreçte göze çarpan unsur bilimin doğrudan doğruya insana karşı konumlanışıdır. Bu bağlamda inisiyatif artık saf bilimimin elinden çıkmıştır. Başlı başlına insanlığın karşısına dikilmiş bir sorun olan “bilim otoritesi” daha üst otorite tarafından bir maniplasyon aracına indirgenmiştir. Böylece bilim, kapitalizmin kendisini yeniden üretmesini sağlayan bir güce evrilmiş olmaktadır. Bu bağlamda tıbbın, bilimler arasında daha ayrıcalıklı bir yere sahip olduğunu düşünüyorum. Onun ayrıcalığı, diğerleri ile kıyaslanmayacak ölçüde tehlikeli bir statüye sahip olmasından gelir. Çünkü o diğerlerinden, hatta tüm bilimlerin sahibi olan egemen erkten-devletten bile farklı olarak insan yaşamıyla doğrudan ilgili bir “bilim” dalıdır, yaşam/ölüm hakkında özgün bir felsefesi olduğu gibi ölüme yönelik teknolojik birikimin de sahibidir; yaşamın “sürdürülebilirliğinin” otoritesi konumundadır ve her ne şekilde olursa olsun ya da nasıl konumlanırsa konumlansın tıp, daha ilk andan itibaren insanın-insanlığın hizmetindedir, -iddiası doğrudan doğruya budur-. Onun bu niteliği, aynı zamanda otoriter bir kurum olarak gelişmesinin de potansiyelini içerir. Bugün bilimsel gelişme ya da teknolojik ilerleme olarak adlandırılan her şey bu otoritenin ulaşılmazlığını sağlamlaştırarak onunla baş edilmesini güçlendirmiştir.

Bilimde ilerleme ve teknolojik gelişim insan’ın ve ona ait tüm değerlerin üstüne çıkabilir mi? Bu yanıtı tarafımızdan belli ama egemenlerin hizmetindeki çoğu “bilim adamı” tarafından henüz yanıtlanmamış ve bundan sonra da böylesine bir dünya düzeninde yanıtlanması olanaksız bir sorudur. Bir diğer tartışmayı ise, “bilim olgusunun tarafsız olup olamayacağı” sorunu oluşturur. Yaklaşımımız sonucunda bilim olgusunun “ilk an” için tarafsız olduğu bu soyut durumun hemen ardından düzenleyici sistemin bir unsuru olarak tarafsızlığını kaybetmeye zorunlu olduğu yargısına varabiliriz. Kanımca, ancak, sınıfsız ve mutlaka insanlığın gördüğü ve göreceği en büyük en tehlikeli ve en bulaşıcı hastalık olan “devletin” olmadığı toplumlarda bu vargı geçerliliğini tümüyle yitirecektir. Yitirmeye mahkûmdur.

Bilim adamının duruşu ise ideolojisini/ideolojiyi niteler, tarafsız olamaz. Sorun bilim adamının taraf olma durumu ile bilimin taraf olma durumunun kesişme alanı ve bunun toplumsal alana yansıması ile ilgilidir. Ancak bu yansımanın niteliği hakkında çok fazla olumlu görüşe sahip olduğumu, iyimser olduğumu söyleyemeyeceğim. Diğer taraftan tıbbın farklılığı tekrarlarsak onun ölüm-sağlık-hastalık gibi temel kavramlar üzerinde otorite ve bu kavramların tanımlanışında temel belirleyen olmasında yatar. O üretim, yargı ve infaz kurumu olma özelliğine sahiptir. Gerektiğinde ölümü hak olarak sunabilir, ölümü haklılaştırabilir; haksızlaştırabilir de!

Otorite bireyin kendi bedeni üzerindeki kullanma hakkına müdahale eder. Tıp bu bağlamda sistemin en yetkin zor aracına dönüşebilir. Otoritenin en yoğunlaşmış şekli bireyin bedeni üzerine olanıdır; en etkin “iş bırakma” eylemi olan intiharın hala yasak olduğunu anımsatmak isterim…

Bir tekrar daha: yabancılaşma sürecinin başlangıcını sınıflı toplumlara geçiş olarak almak durumundayız. Sürece otoritenin müdahalesini ise devletle, “insanlık tarihinin bu basit hesap hatası” ile başlatabiliriz. Sağlığın gasp edilmesi tıbbın otoriteye dönüşmesi ve bu otoritenin sınıfsal erk ile buluşması ile başlamış ve bugünkü karmaşık durum ortaya çıkmıştır. Bugünkü karmaşık durumun geldiği nokta insanın artık kendi bedeni ve “kendi hastalığı” hakkında söz sahibi olamaması olarak özetlenebilir.   

Arkadaşlar; daha önceki bir oturumda bildirilerini sunan arkadaşlarımın sağlıkta sömürü bağlamında durumu yetkin bir şekilde dile getirdiklerini, hastanelerin kapitalist işletmeye dönüştürülmesinden, sağlıkta özelleştirme uygulamalarından, “genel sağlık sigortası” adını taşıyan bir hak gaspı sürecinden, dönüşüm programı vs.lerden bahsettiklerini ve gidişatın –eğer değişmezse- nereye doğru olduğundan, karanlık geleceğimizden söz ettiklerini düşünüyorum. Kapitalizmin devamlılığını sağlamak için, devamlılıkla nitelenenin her geçen gün öncekinden daha fazla kâr ve sömürü anlamına geldiğini bilerek, her yolu deneyeceğini ve konjonktürel bir bağımlılık içinde olduğunu biliyoruz.

Ben burada kapitalizmin müdahalesinin daha sofistike yönlerinden söz etmek istiyorum: güncel olanla güncel olacakların birkaçını örnekleyerek devam edelim; bundan yaklaşık olarak on yıl önce, bir iktisat profesörü –üstelik Nobel ödüllü- organ ticaretinin arz-talep dengesi içinde kabul edilebilir bir şey olduğu iddia ediyor ve bu alandaki kısıtlamaların kaldırılmasını talep ediyordu. Kopan kıyametlere, verilen hamasi nutuklara ve sözde hukuki müdahalelere kanmayın; bugün organ ticareti üzerindeki sözde hukuki ve sözde ahlaki kısıtlılıkların dışında hiçbir kısıtlama yoktur! Hiç kuşkusuz burada söz konusu olan kapitalizmin hukuku ve kapitalizmin ahlakıdır; yasaklı organ ticareti yalnızca kapitalist tıp için değil bizatihi kapitalizm için de önemli bir sermaye hareketine aracılık etmektedir ve payı gün geçtikçe artmaktadır.

Bir hipotez olarak dile getirilebilir, kaldı ki güçlü bir dayanağı olmadığını da iddia edebilirsiniz ama söylemekten çekinmeyeceğim: bugünkü organ ticareti ile ABD’de 30’lu yıllardaki içki yasağı arasında kapitalizmin sürdürülebilirliğine katkı açısından bir fark yoktur ve unutmayalım günün birinde hepimizin bir organa gereksinimi olabilir. Tıpta en gelişmiş bilimsel ve teknolojik müdahalelerin kullanıldığı organ transferlerinin tümüyle zenginler/egemenler lehine işlediği bir kuraldır ve istisnalar yalnızca bu kuralın doğrulanmasına aracılık etmektedirler.

İkinci örneğimiz daha güncel olacak; H1N1 ya da “popüler” adıyla “domuz gribi”, bilinenlerden ziyade ayrıntıları dile getirmeye çalışacağım. Bir kere hastalık yeni değil, 2003 yılında ilk uyarılar geliyor ve “bilimsel” olarak “beklenen” bir durum söz konusu. Bugün geniş ölçekte kabul gören yaklaşım hastalığın nedenini, endüstriyel domuz üretimindeki hijyenik/doğal olmayan koşullar olduğu şeklinde; doğal olmayan koşullar yüksek kârlılık için gerekliliği tanımlıyor; fazla irdelenmese de geniş ölçüde kabul gören bir yaklaşım ve bunun fazla irdelenmeme sebebi de doğrudan durumun kapitalist üretimin bir deşifrasyonu olduğu gerçeği. Bu haliyle hastalık ile kapitalizm arasında doğrudan bir ilişki kurmak olanaklı, tıpkı bugün çok sayıdaki hastalıkta olduğu gibi.

Burada ilgi çekici olduğunu düşündüğüm bir bilgiyi sizlerle paylaşmak istiyorum. 19. yüzyılın sonunda tıp literatüründe tanımlanmış olan hastalık sayısı bugün bizzat tıbbın neden olduğu hastalık sayısından daha azdır. Artık tüm bilimlerde olduğu gibi, kapitalist tıp diye bir şeyden çok rahatlıkla söz edebilecek durumdayız. Evet hastalık –bunu ekolojik bir felaket olarak da adlandırabiliriz- Meksika sınırına yakın bir yerde ABD’nde bir domuz çiftliğinde başlıyor, bir fast food zincirinin üretim merkezinde, hastalığın başladığı şirket dünyanın en büyük  şirketlerinden biri. Ne var ki hastalık onun büyüklüğünü etkilemiyor. Çünkü kapitalizmin sürdürülebilirliği için bazı zor önlemlerinin alınmış olma olasılığı var. Diğer taraftan bugün bile insan adına yeterince önlem alınmamış olmasının ya da yeterli uyarı ve çalışmaların yapılmamasının en önde gelen nedenlerinden birisinin turizm sektörünün olumsuz etkilenmesinin önüne geçmek olduğunu rahatlıkla iddia edebiliriz. Tekrarlıyorum; bu hastalığı kapitalizmin bir sonucu saymamak için hiçbir nedenimiz yok, diğer taraftan  hastalığın bugün bilinen en etkin ilacının da süreç boyunca borsalarda ortaklarına iyi kar sağladığını söyleyebiliriz. Bir silah tüccarının bu ilacı üreten firmanın büyük ortaklarından birisi olduğunu da söylersek komploculuk mu yapmış oluruz? Evet kapitalizm nedeni olduğu, ürettiği bir hastalıktan şimdilik kasasını dolduruyor; üretim biçimini değiştirmeyi, koruyucu halk sağlığı önlemleri almayı vs. düşünmüyor, bunlar onun karını azaltan şeyler. Hiç kuşkunuz olmasın, ne zaman ki hastalık kapitalizmin tüketim döngüsünü tehdit edecek boyuta ulaşacak o zaman etkin tedavisi bulunur ya da  koruyucu önlemler alınır. İyi pazarlanacak bir aşı; örneğin bir milyar insan aşılansa ya da bir milyar insana aşı satılsa fena mı olur? Üstelik bu kriz anında nerede ve nasıl üretildiği belli olmayan hastalığın nerede ve nasıl üretildiği konusunda tümüyle kuşku duymamız gereken aşısını devletler/kamu finanse ederek ilaç tröstlerini gönendirse!

Oyunun daha kapalı oynandığı da olmuyor değil. Yine güncel bir örnekle gidelim; işi biraz daha karamsar hale getirelim, bilime olan inancımızı biraz daha törpüleyelim; içimize hala “bilime” inanan ya da bilim faşizmini/teknoloji faşizmini sorgulamayan var mı; devam edelim: bilimin sorgulanamazlığı derinleştikçe durum vahimleşiyor ne yazık ki.

Tıp artık hastalıkların sınırlarıyla da oynayabiliyor: normal tanımını piyasa kurallarına göre yeniden yapıyor. Piyasa kuralları denen şeyin müdahalesi ile kızamıktan, enterit tedavisinden ya da kot işçilerinin yüzde yetmişinin kanser olmasından bihaber hekimler yetiştiriliyor.

Örneğin kolesterol için normal olarak kabul edilen değerler piyasaya çıkan ilaca göre yeniden biçimlendirilebiliyor. Hiç kuşku yok yi yeni değerler “bilimsel kanıtlarla da” destekleniyor. Bundan on yirmi yıl önce sınır kolesterol değeri 270 iken şimdi değişen çoklu durumlara bağlı olarak 160’a kadar indi. Dolayısıyla satılan ilaç miktarı neredeyse bin kat arttı. Üstelik bu ilaçların bir işe yarayıp yaramadığı ya da gerekli olup olmadığı sorgulanmaksızın. Bundan yüz elli yıl önce bizden birinin dediği gibi “hekimler ilaç firmalarının kârı için hiçbir işe yaramayan ilaçları reçetelemekle uğraşıyorlar.” Bugün ise artık kolesterol yüksekliğin bir hastalık olup olmadığı ya da hastalık nedeni olup olmadığı “bağımsız” bilim çevrelerinde tartışılıyor. Tartışılmalıdır da.

Ara not olarak bir kez daha kapitalizmin bizatihi kendisinin bir hastalık olduğunu söyleyelim. Ne var ki “devletin” en büyük ve en tehlikeli salgın olduğunu da unutmayalım.

Şimdi “işi” bir adım daha ile götürelim, onların götürdüğü yere ulaşmaya çalışalım. Kimi zamanlarda ne olup bittiğini tam anlayamasak ta durumu sorgulamaya çalışalım. Kuşkusuz kapitalizmin sürdürülebilirliği yalnızca kârın sürekli artışına indirgenemez, ideolojinin ve ideolojik egemenliğinde devamlılığı önemlidir. İdeoloji yalnızca kâr artışı için ürettiği ilaca göre talep alanını şekillendirmekle kalmaz, gerekirse hastalık bile üretir; uydurur; hiç kuşkusuz burada kapitalizmin bizzat nedeni olduğu hastalıklardan bahsetmiyoruz, söz konusu olan onun uydurduklarıdır. Yanlış duymadınız; uydurdukları diyorum. Kapitalizmin insanları içine yuvarladığı yoksulluk ve umutsuzluk ortamının yarattığı gerilimli durumu o bir hastalık olarak tanımlamaktan geri kalmaz. Çağımızın hastalığı söylencesi ile “depresyon” ortalığa salınır, ondan “toplumun yüzde sekseninin yaşamının bir bölümünde bulaştığı bela” olarak söz edilir. Tıpkı “trafik canavarı” söyleminde olduğu gibi. Ne yazık ki sosyalist bir toplumda ya da anarşist komünlerde insanların depresyona girip girmediği hakkında yeterli “bilimsel” veriden yoksunuz. Ama kapitalist toplumlarda –işi din unsurunun da kurtaramadığını bir ara not olarak belirteyim- insanların yüzde sekseninin bu hastalıkla uğraştığına karar veriliyor. Doğal olan, insanal olan bir durum kapitalist tıp tarafından depresyon olarak tanımlanıyor.

“Tıp Biliminin” hiç bir bilimsel veriye sahip olmadan bile, “bilim olmasının” verdiği otoriteyle herhangi birimizi ya da hepimizi birden “hasta” ilan etme ve kapatma hakkı-yetkisi olduğunu tekrar tekrar anımsatmak istiyorum. Tıbbın herhangi bir kişiyi hasta, herhangi bir olguyu hastalıklı ilan edebilme gücü, hatta “normal” ile “normal olmayan” sınıflamasını konjonktürel olarak yeniden üretebilme gücü vardır. Ve tıbbı, bir araç olarak kullanan sisteminde bu güçten yararlanmama olasılığı yoktur. Muhalefetini tıbbın bu metaforunu kullanarak “hasta” ilan etmeyen hiçbir otorite yoktur. Hadi bir kısmınız için “bizden” bir örnek verelim: Moskova Mahkemeleri. 1917’nin neredeyse tüm liderleri hasta ilan edilmedi mi? Geriye kalan sağlıklı Gorbaçovlar, Yeltsinler yetiştirmekti.

Burada başlı başına bir terör aygıtı olarak devletin bilim adamı diploması ya da statülendirmesiyle bireyde yaptığı tahribata dikkat çekmek zorunludur: bu ve benzeri  olgularda bilim adamı olarak anılan kişi ve onların kurumlarına bu hakkı kim veriyordu? “Bilim”, bir taraf olarak suçlayan ve belki de daha önemlisi suç olgusunu yaratan ya da onu yeniden tanımlayarak “hukuka” uygun hale getiren, kendi verilerini kullanarak yargılayan ve kendi kastının hukukuna göre cezalandıran bir konuma nasıl ulaşmıştı? Bu soruların üzerinde dikkatle düşünülmesi gerekir.

Üretilen ilaçların milyarlarca kutu sattığını biliyoruz: yeter ki bir durumu hastalık olarak tanımla ve bu tanımlama erkinin sana getirisi milyar dolarlarla ifade edilsin. “Açlığına, içinde bulunduğun sefil duruma canın mı sıkılıyor al sana bir tanı: depresyon, 18 ay şu ilacı kullan vesaire, canının sıkan bizzat senin ruhun yani sıkıntının nedenini başka yerlerde arama.” Depresyonu üreten ya da onun sınırlarını alabildiğine genişleterek kullanan tıp insanlığın yüzde sekseninin bu dertten muzdarip olduğunu ilan edip kapitalizme silah sektörünün ardından en geniş kâr olanaklarını sunarken gerçekten insanlığın büyük bir bölümünü ilgilendiren gerçek sorunlara aynı nedenle duyarsız kalmaya da azami özen gösteriyor. Tıbbın biyolojik silah üretimindeki gönüllü çabasını anımsatalım! Bundan kırk yıl önce duruma dikkat çeken bir yazarın dediği gibi “hizmet standartlarını korumaya odaklanmış mesleki ideolojiler, azınlığın karmaşık ve pahalı sağlık koşullarına konsantre olabilmek için çoğunluğun basit ihtiyaçlarını ihmal eden bir sağlık sistemi” bugün idealize edilmekte.

Diğer taraftan ürettiği ilaçların yeterince satılmasının ardından, örneğin 3 milyar dolarlık bir satış- yan etkileri olduğu gerekçesiyle toplatılmasından hiç de yüksünmüyor, bir suçluluk duymuyor. Bir durum bir doğal hal hastalık olarak tanımlanabiliyor, tekrarlarsak karlı olduğu sürece, getirisi azaldığında kapitalizm adına tıp otoritesi onu hastalık olarak tanımlamaktan vaz geçebiliyor. Yaşlanmanın sonucu oluşan cilt kırışıklıkların milyonlarca dolar pazarı varken, osteoporozun niye pazarı olmasın ki? Bugün itibariyle herhangi bir şeye yaradığı kanıtlanmamış bir aylık osteoporoz reçetesinin maliyeti yetmiş lira.

İşi bir adım daha ileri götürelim; Hastalık üreten tıp insanlık tarihi boyunca bilinen hastalıkları yok sayma eğilimine de giriyor. Örnek mi; kolera ya da olumsuz su şartlar nedeniyle gelişen onlarca salgın. Önlenmesi için koruyucu hekimlik uygulamalarına kaynak aktarmak gerekiyor, yani kapitalizm için rantabl değil. –İşte uzak durulması ya da sorgulanması gereken bir retorik daha: verimlilik- 1950’li yılların tıbbi bilgi ve teknoloji birikimiyle bugünün dünyasını kat be kat sağlıklı hale getirmek olanaklıdır, bir şartla kapitalizmin olmaması!

19.yüzyıl sonunda literatürde tanımlanan hastalık sayısının bugün tıbbın neden olduğu hastalık sayısından daha az olduğunu anımsatmak isterim.

Bugün itibariyle gelişen tıp teknolojisi ya da tıp bilimi artık çok küçük bir azınlığı ilgilendirmektedir, onların hizmetindedir. Milyarların sağlık sorunlarını halletmek için elli yıl önceki teknoloji ve bilimsel yol göstericilik yeterli, yeter ki kaynak aktarılsın; örneğin biyolojik silah üretimine ayrılan kaynağın yüzde biri. Bugün artık üretimi, gelişme teknolojisi ya da “bilimi” tıp alanının içinde kurgulanan kozmetik estetik çalışmalarına ayrılan paranın yüzde onu ile tüm dünyanın koruyucu hekimlik çalışmalarında önemli mesafe kat edileceğini anımsatalım. Kaynak aktarımındaki eşitsizlik bilimden yararlanma sürecinde de daha net bir şekilde karşımıza çıkar: AIDS için harcanan paranın %8 i bu hastalıktan etkilenen nüfusun yüzde %92 sine ulaşmaktadır; tersini ifade edersek daha çapıcı olur; paranın %92’si nüfusun %8’i için harcanmaktadır. Ülkelerin ulusal sağlık politikalarına, eğer onlar küresel kurallara karşı çıkıyorlarsa,  nasıl güç kullanılarak engel olunduğunu AIDS tedavisi sürecinde yaşananlar gösterebilir.

Sonuç olarak “diğer” insanların ancak üretebilecek kadar sağlıklı olmaları beklenmektedir. Ancak kaydıyla!

Dünyanın birçok yerinde “sağlıkta özel bölge” kurulmuştur. Egemenlere özel tedavi olanakları..! Bu yaklaşım gelecek için daha da karamsar olmamıza neden olmaktadır. Türkiye’de değil içeri girmemiz, bahçesinden içeri bakmamızın bile yasak olduğu özel hastanelerin sayısının hızla artmasının bir anlamı olmalı. Diğer taraftan tıp bilimi/teknolojisindeki gelişmenin ana eksenini biyolojik silah üretiminin ve genetik müdahalelerin oluşturduğunu bir kez daha anımsatalım. Genetik müdahalelerin post modern faşizmin / etnik kökenden uzaklaştırılmış özgül bir ırkçılığı  kapılarını ardına kadar açacağını biliyoruz, bir distopya yalnızca sanatın ürüne olmaktan çıkıp gerçekliğe dönüşmek üzeredir, dönüşmüştür.

Dile getirmeye çalıştığım “ırkçılık” tıp otoritesi aracılığıyla mükemmel insan –her ne demekse- yaratılması değildir; burada dikkat çekmek istediğim tehlike son yirmi yılda sıkça dile getirilen “psikolojik DNA” kavramıyla ilgilidir. Kastedilen yoksul yığınların sömürgenlere karşı hissettikleriyle bağlantılıdır, ve modern tıpta bu duygu bir hastalık olarak adlandırılmakta ve durum indirgemeci yaklaşımla yazgıya dönüştürülmektedir. Örneğin terörist olarak ilan edilenler bu hastalığa yazgılı oldukları için “teröristtir” –anımsatmam gerekli mi bilmem terörist tanımlaması da egemenin hakkıdır-, “teröristler” psikolojik DNA’larını itelemesi sonucu teröre başvuran hastalardır vs. Nobel barış ödülüne aday gösterilen Türk kökenli bir bilim adamının görüşleri; bu görüşlerini özel laboratuarlarda “özel uygulamalarıyla” –kimi zaman uçaklarda!- test imkanı bulan bilim adamının Nobel barış ödülüne aday gösterilmemesi için hiçbir neden yok… Ve hiç de şaşırılacak bir durum değil; Nobel ödüllü iktisatçılar organ ticaretini savunurken Nobel adayı hekimlerin kapitalizmin sürdürülmesi için tıbbı ur-faşizmin birer aracına dönüştürmeleri… Çok sayıda hekimin işkence seanslarına katılmaları ya da konjonktürel olarak yeni işkence yöntemleri üzerine çalışmaları ne yazık ki kanıksanan bir durumu dönüşmüştür. . Arkadaşlar bireyin analizi sanatın işidir eğer birey analizlerinden toplumsal bir yargıya ulaşılmak isteniyorsa, işte bunun adı faşizmdir

Psikiyatriye dönebiliriz; kullanılan tedavi yönteminin başka getirileri de var kuşkusuz: yöntem yalnızca ilaç bağımlılığı değil erk bağımlılığı da yaratıyor. Sorgulama yeteneğini ve yeterliliğini zaman içinde çok yönlü ideolojik bombardımanda yitiren insan/insanlık bağımlılığını tıpkı kendisini hasta ilan eden sistemi olduğu gibi kabulleniyor.

Psikiyatri kapitalizmin tıptaki en güvenilir yoldaşı; onun işlevi yalnızca saf kapitalizmle hayat bulmuyor. Acı örneklerine de şahidiz. Egemen ideoloji/resmi ideoloji muhaliflerine yönelik saldırılarda psikiyatriden en ahlaksız bir biçimde yararlanıyor. Tıp/bilim ideolojik zorunda aracı, kimi zaman doğrudan bir araç kimi zamanlarda da onun meşrulaştırılmasına aracılık ediyor. Kapitalizmin bir savaş ve terör aracına dönüşmüş tıp ve onun “saygın” dalı psikiyatri bu bağlamda hak ettiği bir biçimde sorgulanmalıdır. Top yekûn hasta ilan edilip yok edilmeden yapmamız gereken işler var ve zaman kısalıyor.

Ve son söz olarak –hiç de abartılı gelmesin- var olan tıbbın ortadan kalkmasının da distopya değil ütopya olması gerektiğini söylemek istiyorum.

Saygılarımla

Tolga Ersoy

 

*3-6 Eylül tarihleri arasında düzenlenen Karaburun Bilim Kongresinde yapılan konuşmanın, konuşma akışına ve “ruhuna” uygun bir şekilde gözden geçirilmesiyle oluşturulmuştur.