Ekonomi, Doğa ve İnsan İlişkileri Üzerine

Yıllar sonra bloğa yeniden merhaba! 2015 yılında bende burada bir şeyler karalamaya karar verdim. Umarım burada yazılanlar birilerinin yaşamlarına dokunur ve ışık tutar…

Son birkaç yıldır ekonomi, para, insan ilişkileri üzerine okumalar yapıyorum. Blog yazıları, kitaplar, arkadaş sohbetleri düşüncelerimi şekillendirmeye devam ediyor. Maalesef günümüzde para dünyanın merkezinde, bir çok değerlerin üstünde tutulan bir mesele. Şuanda paranın kişileri iktidar, güç sahibi yaptığını, bir insanın parayla saygınlığının arttığını, toplum üzerinde gücünü, baskısını artırdığını biliyoruz. Tabi bütün bunlar toplumda insan ilişkilerini, insan-doğa ilişkisini mekanikleştiriyor, yürekten alıp verme değil de sayılarla alıp verme üzerine bir kurulu düzen içerisinde yaşamaya devam ediyoruz. Örneğin, bir gıdayı satın alırken sorduğumuz tek şey fiyatı, ucuz mu değil mi? Acaba bu gıda nasıl üretildi? Nerede üretildi? Ne kadar yol katetti bize ulaşıncaya kadar? İnsana ve doğaya saygılı bir üretim aşamasından mı geçti? Üreticiler gerçekten hak ettiklerini kazanıyorlar mı? Yani aldığımız bir gıdanın arkasındaki öykü ne? Maalesef bunları sorgulamayı çoğu zaman unutuyoruz. Tabi burada insanı ilişkiler de kayboluyor yavaş yavaş. Üretici ve tüketici birbirini tanımıyor, o gıda bize ulaşıyor ya nereden, kimden, nasıl geldiğinin bir önemi yok.

Aslında bu insani ilişkileri kadim kültürlerde hala görebiliyoruz. Dün magma degisinde İsveçli antropolog Helena Hodgeberg’in bir yazısına rastladım. Kendisi yıllar önce doktora çalışması için Ladaklılarla yaşamış. Onların yaşamlarını yakından gözlemleme fırsatı bulmuş. Ladaklılar kendi ekonomik sistemlerini kurarak doğayla uyumlu, temel ihtiyaçlarını karşıladıkları bir yaşam sürdürüyorlarmış o zamanlar. Bu düzende insanlar arasında çatışma diye bir şey yokmuş. Kadın erkek arasında eşitsizlikte yokmuş. Ancak bir zaman sonra batı kültürü kalkınma vaadiyle Ladaklıların yaşamına girmiş. Bir süre sonra Ladaklı gençler sahip oldukları kültürden utanmaya, kültürlerini batı kültürüyle karşılaştırıp kendilerini geri kalmış olarak görmeye başlamışlar. Sonrası bilindik hikaye Ladaklılar köylerini terkedip şehirlerde fabrikalarda çalışmaya başlamışlar. Batılı kültürü zamanla bu yerel kadim kültürü tektipleştirip bir mono kültür yaratmış. Zamanla bir yer aidiyet duygusunu kaybeden Ladaklılar kendi kimliklerini tüketim kültürüyle bulmaya başlamışlar. Bütün bunlar toplumda şiddeti de artırmış. Helena Hodberg kadına yönelik şiddetin artışındaki nedeni de bu küresel ekonomik düzene bağlıyor!
Bu tıpkı doğal bir ekosisteme dışardan yabancı bir türün tanıştırılmasına benziyor. Yabancı tür geldikten sonra o ekosistem bütün denge alt üst oluyor. Yıllardır barış içerisinde yaşayan kadim kültürlerde küresel ekonomiler tarafından dejenere ediliyor. Bu insanlar zamanla sahip oldukları değerlerden utanarak, batı kültürünün janjanlı görüntüsüne aldanıp onlar gibi olmak istiyorlar ve kendilerini tüketim kültürünün içerisinde buluyorlar. Bu da zamanla insani ilişkileri bozuyor.

Gerçek zenginlik ne kadar çok paramızın olmasıyla değil, ne kadar temiz havaya, temiz suya, temiz, sağlıklı gıdaya ulaşabilmemiz, bir yerden bir yere bisikletle rahatlıkla gidebilmemiz, çocukların sokaklarda güvenle oynayabilmesi, insanların doğal alanlara kolaylıkla ulaşabilmesi, temiz, parasız su hakkımızın elimizden alınmaması ile ilgili…Gerçek zenginlik doğal, barış içinde, şiddetsiz yaşamdır. Yaşamın zenginleştiren öğelerdir bunlar.
Tarım öncesi yaşama baktığımızda yüz binlerce yıl insanlar bu şekilde yaşamlarını sürdürmüşler. Ama sonra bir anda unuttuk bütün bunları, kendi özümüzden uzaklaştık… Ne olduysa sahte bir zenginliğie aldandık, modern yaşam diye dayatılan şey böyle mi olmalı acaba? Yüzyıllık ağaçların kesilerek yolların yapılması mıydı modern yaşam? Yerel tohumların yok edilip, tarımın tektipleştirilmesi, çeşitliliğin azaltılması mıydı? Her gün onlarca türün yok olması mıydı, kendi ellerimizle 6. yok oluş sürecine girmek miydi modern yaşam? İnsanların artık birbirine ihtiyaç duymadığı, kalpten alıp vermek yerine her şeyin paraya döküldüğü bir yaşam mıydı? Bireyselleşmek miydi? Kolektif yaşam kültürüne ne oldu? Bilimin her şeyi en detayına kadar incelerken bütünü gözden kaçırması, doğanın döngüselliğini unutup her şeyi mekanik algılarla, çizgisel bir sistem olarak görmesi miydi? Bir de üstüne kadim kültürlerin yaşamlarını ilkel yaşam diye etiketlemek bizden önce yüz binlerce yıldır yaşayan bu kültürler yok saymak mıydı?

Acaba nerede yanıldık, nerede hata yaptık? Şuanda mutlu muyuz? Ekonomik büyümeyle mutluluğun doğru orantılı olmadığını bütün istatistikler gösteriyor (yine sayılarla ifade edersek!). Kendi doğamıza, özümüze aykırı, kendi keyfimiz için başka yaşamları yok eden bir yaşamı daha fazla sürdüremeyiz!

Artık uyanma vakti! Gerçekten bir bilinç devrimine ihtiyacımız var… Charles Eisentein’in dediği gibi bu farklı türden bir devrim olmalı. Bu devrimde savaş yok, savaşacak kötüler yok. Bu devrimde başkası yok. Herkesin kendi özgü bir uyanış çağrısı var.
Bu devrime sende kulak ver , hemen kendinden başlayarak. Çünkü sürdürülebilir bir gelecek böyle kurulacak!
Umutla, barışla

kaynakça: Magma Dergisi Şubat/Mart 2015

Surdurulebilirodtu’nün sürdürülebilirligi

2014 yılında bir kac kez bloga yazdim ama yayinlayamadim.

Bir süre ara verdim. 2015’de yeniden deniyorum.

Bu bloga keske daha cok kisi yazsa,

keske teknik oldugunu dusundugum bir nedenden yazilarimin yayimlanmasi

engellenmese,

Neyse bu blog cok önemli ve surdurulebilmeli diyerek basliyorum,

Sanirim zaman ve enerji de cok önemli. Yeterince enerji koyabilseydim bu sorunlar

asilabilirdi.

Niyet var yola devam. Bu arada neler neler oldu, oluyor,

Ama Buckminster Fuller’in sozu cok önemli.

Mevcut gerceği onunla mücadele ederek degistiremezsin,

Yeni bir model gelistir ki su an ki gecersiz kalsin, demis

ama sanirim sorun bu yeni modelin ne olacaginda.

Bulacagiz, üretecegiz, iyi örnekler yaratmak, olmak zorundayiz.

Gerçek hayatta boşluk yok. Mutlaka bir şeyler dolduruyor.

Esas olan iyi, güzel şeylerin doldurmasi.

ODTÜ Ormanının Sürdürülebilirliği

Bayramın son gecesi geldiler yüzlerce araçla,
polis ve eli sopalı işçileriyle…
Çitleri kesip daldılar ormana.
Kimse durduramadı. Sabaha kadar köklerini bile kazıdılar
binlerce ağaç yok oldu. Araçlarıyla yerle bir ettiler.
Toprak ağladı ağaçlarına, orada barınan binlerce canliya.
Yakında üstünü asfaltla kaplayacaklar ve hiiiç yeşili göremeyecek.

Aslında sürdürülemeyen insanın hayatı. İnsanlar çok geç olamadan
görebilseler ağaçlar gidince kendi yaşamlarının da sona ereceğini.
Bugün, ya da yarın.
AOÇ bitti, Kuzey Ormanları bitiriliyor,
ODTÜ Ormanının bir kısmı gitti, gözler gerisinde.
Yakında çöle dönecek heryer.
Ama çok geç olacak bunu farkedince.
Ne yapalım kendi düşen ağlamaz mı diyeceğiz.
Hayır hayır sürdür çabalarını ki yaşam sürsün!!!

Ahlat ağaçları

Merhabalar,

ODTU A1 kapısının sol tarafından geçirilmek istenen yol (4+4 şeritli, günde 40 000 aracın geçeceği, Yüzüncü Yıl ile Çiğdem Mahallesini ayıran, bazı evlere adeta teğet geçecek Otoban) nedeniyle yok edilecek ağaçlara baktik.
Onları sevgiyle kucakladık. Farkına varmasak da koca kentin akcığerleri gibi çalışıyorlar. Bazilarina al kurdeleler astık. Bazi çam ağaçlarında kırmızı boya ile işaretlenmiş K harfi vardi, iyiye yorduk, bunlar herhalde taşınacak dedik. Ama galiba K “kesilecek” anlamına geliyormuş. Etrafta çok sayıda işaretsiz ahlat, iğde, az sayıda meşe ve başka ağaçlar da vardı. Sanırım bunlar kesilmeye bile layık görülmemiş. Dozerle biçilip yerle bir edilecekler. Oysa ahlatlar bize meyvalarını sundular, güzel kokulu, şeker gibi tatlı. Zaten başka da bir şey bilmezler ki bizlere güzel şeyler sunmanın ötesinde…. Onların sunduklarını takdirle alıp onlara teşekkür ettik.

Bu ağaçlar kimbilir kaç senedir oralardalar, şüphesiz çoğu öğrencilerimizden yaşlılar. Kabaca bir tesbitle çamlar 40 yaşlarında görünüyorlar. Yani hiç bir şey yapmadan bu kadar sene yaşayabilmişler ama şimdi hayatları tehdit altında.

Ahlatla ilgili güzel bir yazi buldum. Sizlerle paylaşmadan edemiyeceğim. Bağlantı aşagıda, yazanın ellerine sağlık.
Her ihtimale karşı yazıyı da kopyaladım. Umarım yazarını (Kaz Dağlarından Ş. Odabaşı) kızdırmam.
iyi okumalar.

http://blog.milliyet.com.tr/ahlat-agaci/Blog/?BlogNo=268767

Ahlat Ağacı.

Yani “yaban armudu.”

Ormanda kendiliğinden biten yabani garip bir ağac.

Genelde açık alanlarda bulunur.

Orman içinde yer alsa da, orman ağacı sayılmaz.

Yetim çocuk gibidir.

Üvey annesi, onu kapı önüne bırakmıştır. Babası sahip çıkmamaktadır.

Çam ağacını kesip eve getirirken yakalansanız, traktörünüzü satarlar.

Ahlat ağacını kestiniz mi, bir şey olmaz.

Doldurun kamyona, odun diye gidin bir şehrin göbeğinde satın. Kimse “kaçak odun” satıyor diye, yakalamaz sizi.

İşi bozuk olan köylüler kesip kesip sattılar, ahlat ağaçlarını bir zamanlar.

Tarlaların içinde neredeyse hiç ahlat ağacı kalmadı.

Birçok canlının, neslini kuruttuk.

Ahlat ağaçları da neredeyse ayaklarını sallamak üzereyken, şimdilerde kurtuldu gibi.

Ahlat ağacını kesip, odun yapan “odunlar” yok oldu.

Ahlat ağacı, yeniden kendine geldi.

*

Ahlat ağacı, armudun ana ağacıdır.

Ahlata armut aşılarsınız, olur biter.

Artık su istemez, bakım istemez.

Mevsimini buldu mu, her yıl meyve verir.

Gidip toplamazsanız, kuşlar kurtlar bayram eder.

“Armudun iyisini ayı yer” derler

Bu bir aldatmacadır. Akıllı insanların uydurduğu, bir aldatmaca.

Avanak Avnileri, kandırmak için.

“Armudun iyisini akıllı adam yer.”

Bu böyle biline.

*

Bizim Çanakkale yöresinde, (ilçelerinde ve köylerinde) nereye giderseniz gidin, Ahlat ağacını görebilirsiniz.

Ahlatın meyvelerı küçük olur. Dalında sert ve yenmeyecek kadar acımtrak ve buruktur. İnsanın dudaklarını toplar, boğazını sıkar, aynen ayva gibi.

Dalından koparılan ahlatlar, bir hafta gibi bir sürede olgunlaşır. Rengi kahverengiye döner. İçi yumuşar. Aynı muşmula gibi olur. Meyvenin içi taşlı olur. Taşları mide bile eritemez.

*

Yörükler ayranı sever.

Muhacirler (Macırlar) Ahlat (Alfat) turşusunu.

Ahlat meyveleri, bir kapalı kap içine alınır, üstüne su ilave edilip kabın ağzı iyice kapatılır. Zamanla ahlatlar turşu olur. Suyu içilir.

Şekere (diabet) iyi geldiğini söylüyorlar. Sindirimi kolaylaştırdığı kesin.

Bazı durumlarda “Ahlat şarabı” olma durumları da var.

Hacı evde çekince turşuyu, kahvede meclise bakan olabilir.

*

Sonbahar yavaş yavaş kendini göstermeye başladı. Nerdeyse kış geldi.

Orman içinde her yer bereket fışkırıyor.

Ahlatlar.

Güvemler.

Karamıklar.

Hövezler.

Mantarlar.

Güzelyalı’dan (Çanakkale’nin bir tatil köyü) öteye gittim.

Deniz kenarından, ”Karanlık Liman’ı” geçtim.

Ahlat ağaçları yüklenmişler meyveyi, bekleşiyorlar.

Gelen yok, giden yok.

Sadece kuşlar var.

Kuş sesleri ve denizin dalgaları.

Topladım ahlatlardan, birkaç poşet.

Ne yapacağımı anladınız siz.

*

Hani derler ya;

“Gezen çakal, yatan kurttan yeğdir.”

Gezin.

Bazen, atın kendinizi şehir dışına.

Mutlaka yeni bir şeyler keşfedeceksiniz.

Zira ömür;

“Yatmak ve bakmak için çok kısa.”

ODTU-YOL-AĞAÇLAR

Geçenlerde Anadolu Bulvarını Konya Yoluna bağlaması düşünülen yol güzergahinda yürüyüşe çıktık. Bu yola sadece yol demek onu küçümsemek olur. Yapılması düşünülen yol basbayağı bir Karayolu, 4+ 4 seritli ve gunde 40 000 aracin gecmesi bekleniyormus. ODTÜ A1 kapısı yakınında şerit sayısı daha da artıyor.

Yüzüncü yıldan girip Sap Enstitusunu gecince yol ODTU arazisine giriyor. Burada çok sayıda buyuk cam ağaçlarına kırmızı boyayla K harfi yazılmış. Bunlar sökülecek, belki taşınacak, ama buyuk kismi gittikleri yerde tutmayıp telef olacak ağaçlar.
Yol boyu çeşitli büyüklüklerde meşe, çeşitli meyva
ağaçları ve diğer ağaçlar da vardı. Bunlar işaretlenmemiş. Büyük olasılıkla dozerler gelip
onları söküp atacak. Ahlatların üzeri meyva doluydu,
hem de olgun ve harika tatlı. Çok üzücü. Ahlatlar, meşeler, iğdeler ağaçtan sayılmıyorlar.

Belediye A1 kapısı civarı için tam 27 proje geliştirmiş, ama Yüzüncü yıl için bir tane bile proje görmedik!!!! Yüzüncü Yıl ve Çiğdem sakinleri de ahlatlar sınıfında, biz de sayılmadık. ODTÜ öğrenci ve çalışanlarından binlerce kişi bu semtlerde barınır. Yürüyerek üniversiteye gidebilirler. Yaşam böylece daha ucuz ve daha sağlıklı olur. Araba kullanımının obezite nedenlerinden olduğu bilinmekte. Özellikle sabahları bir yokuştan inerek üniversiteye girivermek çok keyiflidir. Karşınıza sık sık güzel sürprizler çıkıverir. Geçenlerde yolunu şaşırıp araba yoluna doğru giden Peygamber Devesi çıktı yoluma. Tuttum nereye ahbap, yanlış taraf diğer tarafa gideceksin dedim içeri saldim. Kimbilir yaşamdan bıktı intihar mi edecekti neyse, edemedi işte!!!

ODTÜ’nün kuruluşundan bu yana çok büyük emek veren Kemal Kurdaş, Behruz Çinici ve Alaaddin Egemen aynı yıl içinde bir kaç ay arayla göçtüler.
Sanki biz görevimizi tamamladık artık ODTÜ size emanet dercesine..Gerçekten bu insanlar sadece bir üniversite kurmamışlar ama Ankara’nın ciğerlerini oluşturan bir ormanın oluşmasına da katkı koymuşlar. Sevgili Kurdaş için güzel bir anıt hazırlandı. Ama anıt hazırlayıp tören yapmakla bu iş bitmez. Seneler önce Ağahan ödülünü alan bir üniversite ODTÜ. Bu durumda bir şeyler yapmak,
ODTÜ’nün doğasına sahip çıkmak hepimizin görevi diye düşünüyorum

Sürdürülebilir Ulaşım

Son günlerde ODTÜ’nün A1 kapısından başlayıp Anadolu Bulvarını
Konya Yoluna bağlayacak yol üzerinde epey düşünüyoruz. Evimiz
ODTÜ çıkışında. Bu yol planı 1994 yilina dayanıyormus. Biz 1983
yılından beri bu evde yaşıyoruz. Civardaki evlerin pek çoğu 1970lerde yapılmış.
Bir dilekçe ile Belediyeye başvurduğumuzda Fen İşleri Müdürü telefon etti,
kendisine yüz yüze görüşme talebimizi iletince ertesi güne randevu verdi.
Görüşmemiz sonunda 4+4 şeritli, günde 40 000 (kırk bin) aracın evlerimizin
hemen dibinden geçirilmek istediğini anladık. Yani koskoca bir otoban
evlerin içinden geçirilmek isteniliyor. Burada gece gündüz gürültü, kirlilik
havaya sürekli salınacak tonlarca karbon dioksit demek. Ankara’da her sene
yeni 50 000 araç trafiğe çıkıyormuş.

Tabii hesabınızı ve projenizi bu sene 50 000 seneye 55 000
vs diye yaparsanız önünüze sadece bu artan araç için yol yapmak
dışında seçenek çıkmaz. Ama bu sene 50 000 ne yaparsam bunu
seneye 45 000e indiririm dediginizde baska secenekler cikivererir.

Bu seçenekler de hiç yabancı değil. El birliği ile yapımı süren
metro hatları bittiğinde bu binlerce aracın trafikten çekilmesini
sağlıyacaktır. Tabii metro istasyonlarına yapılacak toplu taşıma
bağlantıları ile bu oran daha da artacaktır.

Pek çok gelişmiş ülkede yaygın metro hatları
tren, otobüs, tramvay ile bağlantılı olarak planlanıyor.
Metrodan iniyorsunuz, bisikletinize binip evinize
gidiyorsunuz. Tren ve metrolara bisikletinizle binebildiginiz
gibi istasyonlarda bisiklet parkları oluyor. Sehrin her yeri
bisiklet yollarıyla orülmüs vaziyette. Sehir merkezinde sadece
yayalarin dolasabildigi aşlanlar ve sokaklar var. Bundan magaza
sahipleri de cok memnun. Yoruldugunuzda oturup bir seyler
yiyip icebileceginiz lokanta, kafeler serpistirilmis. Metrolarda
is adamlarını/ kadinlarini gormeniz olasi. Giyim kusamlarindan
fark edebiliyorsunuz. Uzun yollarda trende bilgisayarlar cikiyor,
bir seyler calisiliyor. Yogun trafikle bogusmak ve stresle ise gitmek yerine
insanlar sakin bir sekilde yollarina gidiyor.

Paris te trenlere ara sira binen müzisyenler sizi alıp baska
dünyalara, gecmise götürüveriyor.

Isvicre de daglarin tepelerine bile trenlerle cikabiliyorsunuz.
Yaninizda degisen goller ve yesilliklerin keyfini cikartarak
yolculuk yapmak harika oluyor. Zaten havaalaninin hemen yaninda
koskocaman bir tren istasyonu var, sizi alip ana istasyona tasiyor,
oradan her yone cok degisik baglantilarla istediginiz yonde trene
binebiliyorsunuz. Tum tren hatları, saatler, baglantilar, bineceginiz
platformların bilgisi internette var.

Berlinde tren ya da metrodan inince otobus duragına gittiginizde
digital olarak oradan gececek otobuslerin bilgisini gorebiliyorsunuz.
birkac dakikada otobusunuz gelip sizi istediginiz yere goturuyor.

Bizde trafikte araclarin buyuk bir kismi tek surucu. Araba paylasimi,
guzergah paylasimi gibi calismalarla arac sayisini yari yariya,
hatta dortte bire indirmek olasi. Car sharing- arac paylasiminda
kimse arabalarin sahibi degil, ya da herkes sahibi. Uye oldugunuzda
belli aylik odemeler yapiyorsunuz. ihtiyaciniz oldugunda
gidip arabayi alip kullaniyor, sonra iade ediyorsunuz.

Ornekler o kadar cok ki
yeterki kisisel araclari tercih etmek disinda yollar tercih edilsin
yollar bitmez.

inci

yasamı surdurmeye katki

ODTÜ’de guzel bir sonbahar. Ama olum orucundaki ve hapislerdeki insanlari dusununce guzellikleri farkedemiyor insan.
Bir insanin olume yatmasi o insanin artik yapacak hic baska bir seyim yok, canimdan baska da verecek bir seyim kalmadi,
cok umitsizim demesi icimi acitiyor. Bu insanlari tanimiyorum ama odum kopuyor onlardan birine bir sey olacak diye. Olum orucundakiler vucutlarina donusu olmayan zarar verme asamasina hizla yaklasiliyorlar. Esas olan yasamin surdurulmesi, yasamaya katki koyabilmek degil mi?
Bunu saglamak icin bir seyler yapmaliyiz, hemde cok ACİL!!!.

Sakarya depreminin ucuncu gununde ODTU Otobusuyle deprem yerine ulasmistik. İnsanlarin yer altinda
bir canliya ulasma umutlarına, insanlari kurtarabilmek icin harcadiklari cabaya ve ardindan gelen hayal kirikligina tanik
olmustum. Bir cani kurtarabilmek muthis bir sey. Oysa bir canin yok olmasi saniyelerle
oluveriyor. Sakarya depremi de saniyeler sonunda en az 17000 kisinin olumune neden oldu.
Bu olumler onlenebilirmiydi, deprem onlenemezdi ama ama sonuclari cok daha az olumcul
olabilirdi.

Olum oruclarında olumleri engellemek de insanlarin elinde. Universitemizin gencleri
bu konuya dikkat çekmek için eylem yapiyorlar, polisle catisiyorlar, uzerlerine biber gazi sikiliyor,
giris kapisi yakilip yikiliyor. Caresizlik siddete donusuyor. Ama maalesef bunlar olum oruclarinin
sonlandirilmasina bir cozum getiremiyor.

Aslinda cozum belli. Olum orucuna yatanlara kulak vermek lazim.
Finlandiya’ya gittigimizde havaalaninin ismi iki dilde yaziliydi. Baskentteki sokak isimleri de iki dilde yazilmisti.
Saticilarin cogu bu iki dili bildiklerini gostermek icin yakalarinda iki ulkenin bayraklari olan isim kartları
takiyorlardi. Yani dil insanlari ayristirmiyor onlari birlestiriyor.
Biz de bu korkunun nedeni ne?. Amerikali, İngiliz, Alman, İtalyan, Fransizin
yasamadigi ulkemizde bu diller okullarda senelerdir okutuluyor, ama milyonlarca insan ana dilini kullanamıyor!!!
Bu nasil bir mantiktir anlamak mumkun degil.

Cok gec olmadan yasamin surdurulebilirligi icin olum oruclarinin bitmesine katki koymak sart.
Otoritelere seslenmek istiyorum degerli olan yasamak, yasama katki koymak. Ne olur çok geç
olmadan olum orucundakilerin isteklerine kulak verin, olum oruclari bitsin. Bu hic kimseyi kucultmez, yuceltir.
Sizler de bu canlari kurtaran kisiler olarak tarihe gecersiniz.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.