Sürdürülebilir Ulaşım

Merhabalar

Basında yer alan ODTU’den gececek 3. Yol haberine uzulup kizmadim desem yalan olur.
Ama yol yapmaya baslayınca sonu gelmez, yol demek trafik demek, kirlilik demek, iklim demek
Habere gore yeni yol da yeni rektoru bekliyormus!!!!
Tabii trafikte sadece yol yapimi yetmez, arkasından park yeri, arac bakımı, petrol kullanımı, …
Neyse ne yapacaktik “mevcut gercekle kavga ederek onu degistirmeye calismayip,
onu gecersiz kılacak daha guzel, surdurulebilir, doga dostu yeni alternatifler uretecektik !!!!(Buckminster Fuller’den degistirerek).
Boyle yapınca bir de bakmısız ki ne bu kadar yola ihtiyac var, ne bu kadar park yerine. Tabii arac bakımı, petrol kullanımından sera gazları salımı, gurultu kırliliği vs.cok cok azalmis, biz daha cok yurumeye baslamısız, daha sosyal ve paylasımcı olmusuz……
Bir cirpida ulasim icin aklıma gelen bir kac ornek yazıverecegim. bunlar bilinen seyler ama bizde pek de yogun kullanılmıyor.
1. Araba paylasimi- ( car sharing) aynı arabaya 4-8 kisi sahip oluyor ( tabii yakıt, bakım, muayene falan da paylasiliyor- eger cok kisiyi icerecek coklu arac kullanımı uzerinden olacaksa bazilarının isi bile olabiliyor. Sonucta 4-8 araba yerine tek arabayla aynı ulasım saglanıyor. ( ideal kac kisi- kac araba bunlar sanırım calisilmıstır, ben sayıları sadece ornek verdim).
2. Yolculuk paylasımi- ( Car Pooling)- Aynı guzergahı kullanan kisilerin tek tek arabayla gelmek yerine donusumlu/ ya da bir kisinin aracıyla yolculuk paylasımı- Tabii masrafları paylasmak kosuluyla. Sanırım bu en kolay bolum bazında orgutlenebilir ( Apartman, site, mahalle bazında da orgutlenebilir). Bir araya gelip bir program yapılsa hemen baslayıverecek bir sey. Bu da trafikteki arac sayısını yariya, hatta dorte bire indirecek bir uygulama. Hem de sosyallesme aracı.
3. Kitle tasıma aracları- Belediyenin ana sorumluluklarından birisi vatandaslara saglıklı, ucuz tasıma saglamak. Metro yetersiz, baglantılar cok zayıf, sinyalizasyon eksik.  Pek cok otobus hatti metro nedeniyle iptal edildi. Oysa pek cok gelismis avrupa ulkesinde
tren, metro, otobus entegre ve en fazla 10 dakika icinde baglantınız geliveriyor. bizde yer yer otobus baglantısı var ama yeterince sık degil, kullanıslı olmuyor. universitede pek cok yonde otostop kullanılıyor ki bu da zorunlu yol paylasımı oluyor. Bizim ogrenciligimizde biz ogrenciler bile evimize yakın yerlerden universiteye, üniversiteden semtlerimize servislerle tasınırdık. Ögrencilerin sabah 8.40 derslerine yetismeleri gercekten cok zor. Aksam evlerine gitmeleri de o derece zor. Yuzuncuyıldan bile ogrenciler cok zorla gelebiliyorlar.
4. Elektrikli araclar- Pek cok alanda önculuk yapan universitemiz hic degil ic ulasimda, ic ring, kapı, yuzuncu yıl elektrikli araclardan yararlanabilir. Bir arkadasim dile getirdi, yurt disinda bu tur yakın mesafe soforlugunu ögrenciler yapiyor. Mezunlar Dernegimizde
yapılan bir toplantıya katılmıstım mezunlarımız arasında yeterince kisi elektrikli arac isiyle ugrasıyor ve seve seve boyle projelere destek vereceklerini soylediler. Baslangıcta 3-4 aracla baslanır, sonra sayı artırılabilir…
5. Pek cok yerde yaygın kullanılan bisiklet kiralanması, kimlikle duraklardan alınan bisikletler yerleskede belli noktalara teslim edilir karsiliginda cuzi bir miktar odenir (bakım vs ve daha özenli kullanımları icin) A1 kapısından yapılan arac yoluna paralel yol
gelistirilip A1- rektörluk seferleri baslatılır, zaman icinde tum yerleskeye yayilir…ODTU KKK’da epeydir uygulanıyor.
(Bir zamanlar Ogretim Elemanları Dernegimizin Yaya ve Bisikletli ulasım Proje yarisması olmustu. Bisiklet Firmaları bisiklet hediye etti katılan ogrencilere. Bu kapsamda Cankaya belediyesiyle de Yerleskeye kadar olan baglantı konusu gorusulmustu. O gunden gunumuze ne kadar yol aldik? pek de degil sanırım. Ama bu calisma baz alınıp gelistirilebilir.)
6. Yaya olarak yerleske ulasimi yogun araba trafigi olmasa o kadar keyifli olacak ki. Simdi Egzos, gurultu yogun trafik nedeniyle cok da saglikli gelmiyor.
7. Senede birden basliyarak aracsiz ODTU gunleri tabii daha sonra tumuyle aracsız ODTU. Bu hayal degil gecenlerde bir Alman konugumuz avrupada ozel araba trafiginin yasak oldugu cok sayıda universite sayıverdi. Acil araclar disinda aracsız bir ODTU hayal degil…
Bu liste uzar gider . Ben bunları ODTU icin hayal ettim ama pek cogu mahalle bazında da ele alınıp uygulanabilecek calismalar. Ozellikle Cigdem Mahallesi gibi cok orgutlu, harika calismaların oldugu bir dernegi olan, cok sayıda ODTU’luye ev sahipligi yapan bir semtte hemen oluverir gibi geliyor.
Is öncülere duser…
Bir yerden baslamak lazım…..

Yaşamı Sürdürmek Üzerine

Her şey seçimlerle başladı. Keşke seçim falan olmasaydı.

Bombalar, bombalar ve ölen yüzlerce insan yaralanan binlercesi.

Esas olan yaşamın sürdürülebilirliği olmalı. Gerisi boş.

Şöyle bir düşünüyorum da bir yakınını kaybeden, ya da yakını yaralanan

bir kişiye dünyaları verseniz hiç önemi yok. Sevdiklerimiz, hele de

çocuklarımız bizim için çok değerli. Bir kaç sene çnce ODTÜ den mezun bir gencimiz karakolda gördüğü muameleyi kaldıramamış, bunalıma girip intihar etmişti. ODTÜ mezunu

anneciği de bu duruma dayanamadı, çektiği acı öyle büyük olmalı ki

bir süre sonra o da intihar etti. Ne kadar yazık. Onur Yaser Can anısına

barakanın önünde dikilen bir çam ağacı var. Önünden her geçtiğimde bu ana oğulu

hatırlarım ve ah keşke geçmişe dönebilsek ve bu olayı engelleyebilseydik diye düşünürüm.

Heyhat bu mümkün değil. Bu gence karakolda eziyet eden görevliler bu olaydan sonra ne düşündüler diye de merak etmişimdir. Onların da çocukları var mı?

Öncelik yaşatmak, yaşamın sürdürülmesi olmalı.

 

13 Mart Pazar akşamı Ankara’da bir canlı bomba olayına daha tanık olduk.

Ankara’da  5 ayda üçüncü bomba olayı. Ekim, Şubat ve Mart. Ne acılar, 170 civarında ölüm ve takip edemediğimiz yüzlerce yaralı. Her şeyin anlamını yitirdiği bir noktadayız. Ümitler

tükendi, endişeler tavan yaptı. Artık her an gittiğimiz yerlere bile gidemez olduk.

Bu son bomba olayında ODTÜ’den iki öğrencimizi yitirdik. Genç iki canlı bomba

en başta kendileri öldüler, ama 35 cana da kıydılar. Bu nasıl bir şey anlamak

mümkün değil. ODTÜ’lü gençlerden birisi Hazırlıkta okuyan Elektrik Mühendisliği

öğrencisi Ozancan, diğeri Metallürji Mühendisliği birinci sınıf öğrencisi Berkay.

Canlar gitti ve anne, baba ve kardeşlerin yaşam sevinçleri de kalmadı. Vakitsiz

ölen her genç aslında bir ocağın sönmesi demek. Ne çok gencimizi kaybettik

onlarca senede. Bu gençleri yaşatabilmeyi beceremezmiydik! Onlar gitti

ama geride milyonlarca gencimiz var. Enerjimizin ve çabalarımızın

hiç değil bir kısmını bu gençlerin yaşamaları için ayırmalıyız.

Esas olan yaşamın, yaşamların sürdürülebilmesi!

 

 

 

E. F. Schumacher-Küçük Güzeldir

Fritz Schumacher Küçük Güzeldir kitabını 1973’de yazmış. Bu kitap geçen yüzyılın

en etkili kitaplarından olmuş. Schumacher 20 sene kadar İngiltere’de kömür kurumunun

başında çalışmış. Hindistan, Burma gibi ülkeleri ziyaret etmiş ve epey etkilenmiş.

İnsanin dikkate alındığı, önemsendiği bir ekonominin mümkün olduğuna canı gönülden

inanmış. Kitabın yayımlanmasından sonra Amerika’nın bir kıyısından ötekine konferanslar

verip başka bir ekonominin mümkün olduğunu anlatmaya çalışmış ama İsviçre’de bir

konferans dönüşü beklenmeyen bir şekilde aramızdan ayrılmış.

Onun ölümünden sonra adına merkezler kurulmuş, 1992 yılında İngiltere’de

Satish Kumar’ın öncülüğünde Schumacher College başlatılmış. Bu yaz İskoçya’da ki

Findhorn Ekoköyü’nde yapılan GEN-Global Ecovillage Network toplantısının ardından

Schumacher College gittik ve bir hafta kaldık. Kolejin binaları ve arazisi daha önce

kırsal kalkınma konusuna kendisini adamış zengin bir aileninmiş.

Schumacher College ile ilgili daha sonra daha geniş yazmaya çalışacağım. Ancak burası  öncülüğünü

Rob Hopkins’in yaptığı ‘Transition Town’ hareketinin başladığı yerlerden Totnes’e çok yakın.

Biz bir öğleden sonra bir rehber eşliğinde bir Transition Town turu aldık. Harika şeyler yapıyorlari

Eh darısı bizlere. Sakin şehirlerden sonra Geçiş-Dönüşüm Kasabaları bize yakışır. Bu hareketin çıkış

noktası petrol üretiminde zirveye ulaşması ve bunun sonucunda ortaya çıkan sera gazlarıyla iklimi

değiştirmesiyle başa çıkabilmek. Keşke bu hareket hızla yayılsa ve insanlar bu çılgın tüketim, kirlilik,

kaynakların yok edilmesi,  canlı türlerinin ortadan kaldırılması gibi felaketlere son verebilse.

İşin özü çalışmak, çoook çalışmak, sistemli çalışmaktan geçiyor.

inci

Ekonomi, Doğa ve İnsan İlişkileri Üzerine

Yıllar sonra bloğa yeniden merhaba! 2015 yılında bende burada bir şeyler karalamaya karar verdim. Umarım burada yazılanlar birilerinin yaşamlarına dokunur ve ışık tutar…

Son birkaç yıldır ekonomi, para, insan ilişkileri üzerine okumalar yapıyorum. Blog yazıları, kitaplar, arkadaş sohbetleri düşüncelerimi şekillendirmeye devam ediyor. Maalesef günümüzde para dünyanın merkezinde, bir çok değerlerin üstünde tutulan bir mesele. Şuanda paranın kişileri iktidar, güç sahibi yaptığını, bir insanın parayla saygınlığının arttığını, toplum üzerinde gücünü, baskısını artırdığını biliyoruz. Tabi bütün bunlar toplumda insan ilişkilerini, insan-doğa ilişkisini mekanikleştiriyor, yürekten alıp verme değil de sayılarla alıp verme üzerine bir kurulu düzen içerisinde yaşamaya devam ediyoruz. Örneğin, bir gıdayı satın alırken sorduğumuz tek şey fiyatı, ucuz mu değil mi? Acaba bu gıda nasıl üretildi? Nerede üretildi? Ne kadar yol katetti bize ulaşıncaya kadar? İnsana ve doğaya saygılı bir üretim aşamasından mı geçti? Üreticiler gerçekten hak ettiklerini kazanıyorlar mı? Yani aldığımız bir gıdanın arkasındaki öykü ne? Maalesef bunları sorgulamayı çoğu zaman unutuyoruz. Tabi burada insanı ilişkiler de kayboluyor yavaş yavaş. Üretici ve tüketici birbirini tanımıyor, o gıda bize ulaşıyor ya nereden, kimden, nasıl geldiğinin bir önemi yok.

Aslında bu insani ilişkileri kadim kültürlerde hala görebiliyoruz. Dün magma degisinde İsveçli antropolog Helena Hodgeberg’in bir yazısına rastladım. Kendisi yıllar önce doktora çalışması için Ladaklılarla yaşamış. Onların yaşamlarını yakından gözlemleme fırsatı bulmuş. Ladaklılar kendi ekonomik sistemlerini kurarak doğayla uyumlu, temel ihtiyaçlarını karşıladıkları bir yaşam sürdürüyorlarmış o zamanlar. Bu düzende insanlar arasında çatışma diye bir şey yokmuş. Kadın erkek arasında eşitsizlikte yokmuş. Ancak bir zaman sonra batı kültürü kalkınma vaadiyle Ladaklıların yaşamına girmiş. Bir süre sonra Ladaklı gençler sahip oldukları kültürden utanmaya, kültürlerini batı kültürüyle karşılaştırıp kendilerini geri kalmış olarak görmeye başlamışlar. Sonrası bilindik hikaye Ladaklılar köylerini terkedip şehirlerde fabrikalarda çalışmaya başlamışlar. Batılı kültürü zamanla bu yerel kadim kültürü tektipleştirip bir mono kültür yaratmış. Zamanla bir yer aidiyet duygusunu kaybeden Ladaklılar kendi kimliklerini tüketim kültürüyle bulmaya başlamışlar. Bütün bunlar toplumda şiddeti de artırmış. Helena Hodberg kadına yönelik şiddetin artışındaki nedeni de bu küresel ekonomik düzene bağlıyor!
Bu tıpkı doğal bir ekosisteme dışardan yabancı bir türün tanıştırılmasına benziyor. Yabancı tür geldikten sonra o ekosistem bütün denge alt üst oluyor. Yıllardır barış içerisinde yaşayan kadim kültürlerde küresel ekonomiler tarafından dejenere ediliyor. Bu insanlar zamanla sahip oldukları değerlerden utanarak, batı kültürünün janjanlı görüntüsüne aldanıp onlar gibi olmak istiyorlar ve kendilerini tüketim kültürünün içerisinde buluyorlar. Bu da zamanla insani ilişkileri bozuyor.

Gerçek zenginlik ne kadar çok paramızın olmasıyla değil, ne kadar temiz havaya, temiz suya, temiz, sağlıklı gıdaya ulaşabilmemiz, bir yerden bir yere bisikletle rahatlıkla gidebilmemiz, çocukların sokaklarda güvenle oynayabilmesi, insanların doğal alanlara kolaylıkla ulaşabilmesi, temiz, parasız su hakkımızın elimizden alınmaması ile ilgili…Gerçek zenginlik doğal, barış içinde, şiddetsiz yaşamdır. Yaşamın zenginleştiren öğelerdir bunlar.
Tarım öncesi yaşama baktığımızda yüz binlerce yıl insanlar bu şekilde yaşamlarını sürdürmüşler. Ama sonra bir anda unuttuk bütün bunları, kendi özümüzden uzaklaştık… Ne olduysa sahte bir zenginliğie aldandık, modern yaşam diye dayatılan şey böyle mi olmalı acaba? Yüzyıllık ağaçların kesilerek yolların yapılması mıydı modern yaşam? Yerel tohumların yok edilip, tarımın tektipleştirilmesi, çeşitliliğin azaltılması mıydı? Her gün onlarca türün yok olması mıydı, kendi ellerimizle 6. yok oluş sürecine girmek miydi modern yaşam? İnsanların artık birbirine ihtiyaç duymadığı, kalpten alıp vermek yerine her şeyin paraya döküldüğü bir yaşam mıydı? Bireyselleşmek miydi? Kolektif yaşam kültürüne ne oldu? Bilimin her şeyi en detayına kadar incelerken bütünü gözden kaçırması, doğanın döngüselliğini unutup her şeyi mekanik algılarla, çizgisel bir sistem olarak görmesi miydi? Bir de üstüne kadim kültürlerin yaşamlarını ilkel yaşam diye etiketlemek bizden önce yüz binlerce yıldır yaşayan bu kültürler yok saymak mıydı?

Acaba nerede yanıldık, nerede hata yaptık? Şuanda mutlu muyuz? Ekonomik büyümeyle mutluluğun doğru orantılı olmadığını bütün istatistikler gösteriyor (yine sayılarla ifade edersek!). Kendi doğamıza, özümüze aykırı, kendi keyfimiz için başka yaşamları yok eden bir yaşamı daha fazla sürdüremeyiz!

Artık uyanma vakti! Gerçekten bir bilinç devrimine ihtiyacımız var… Charles Eisentein’in dediği gibi bu farklı türden bir devrim olmalı. Bu devrimde savaş yok, savaşacak kötüler yok. Bu devrimde başkası yok. Herkesin kendi özgü bir uyanış çağrısı var.
Bu devrime sende kulak ver , hemen kendinden başlayarak. Çünkü sürdürülebilir bir gelecek böyle kurulacak!
Umutla, barışla

kaynakça: Magma Dergisi Şubat/Mart 2015

Surdurulebilirodtu’nün sürdürülebilirligi

2014 yılında bir kac kez bloga yazdim ama yayinlayamadim.

Bir süre ara verdim. 2015’de yeniden deniyorum.

Bu bloga keske daha cok kisi yazsa,

keske teknik oldugunu dusundugum bir nedenden yazilarimin yayimlanmasi

engellenmese,

Neyse bu blog cok önemli ve surdurulebilmeli diyerek basliyorum,

Sanirim zaman ve enerji de cok önemli. Yeterince enerji koyabilseydim bu sorunlar

asilabilirdi.

Niyet var yola devam. Bu arada neler neler oldu, oluyor,

Ama Buckminster Fuller’in sozu cok önemli.

Mevcut gerceği onunla mücadele ederek degistiremezsin,

Yeni bir model gelistir ki su an ki gecersiz kalsin, demis

ama sanirim sorun bu yeni modelin ne olacaginda.

Bulacagiz, üretecegiz, iyi örnekler yaratmak, olmak zorundayiz.

Gerçek hayatta boşluk yok. Mutlaka bir şeyler dolduruyor.

Esas olan iyi, güzel şeylerin doldurmasi.

ODTÜ Ormanının Sürdürülebilirliği

Bayramın son gecesi geldiler yüzlerce araçla,
polis ve eli sopalı işçileriyle…
Çitleri kesip daldılar ormana.
Kimse durduramadı. Sabaha kadar köklerini bile kazıdılar
binlerce ağaç yok oldu. Araçlarıyla yerle bir ettiler.
Toprak ağladı ağaçlarına, orada barınan binlerce canliya.
Yakında üstünü asfaltla kaplayacaklar ve hiiiç yeşili göremeyecek.

Aslında sürdürülemeyen insanın hayatı. İnsanlar çok geç olamadan
görebilseler ağaçlar gidince kendi yaşamlarının da sona ereceğini.
Bugün, ya da yarın.
AOÇ bitti, Kuzey Ormanları bitiriliyor,
ODTÜ Ormanının bir kısmı gitti, gözler gerisinde.
Yakında çöle dönecek heryer.
Ama çok geç olacak bunu farkedince.
Ne yapalım kendi düşen ağlamaz mı diyeceğiz.
Hayır hayır sürdür çabalarını ki yaşam sürsün!!!

Ahlat ağaçları

Merhabalar,

ODTU A1 kapısının sol tarafından geçirilmek istenen yol (4+4 şeritli, günde 40 000 aracın geçeceği, Yüzüncü Yıl ile Çiğdem Mahallesini ayıran, bazı evlere adeta teğet geçecek Otoban) nedeniyle yok edilecek ağaçlara baktik.
Onları sevgiyle kucakladık. Farkına varmasak da koca kentin akcığerleri gibi çalışıyorlar. Bazilarina al kurdeleler astık. Bazi çam ağaçlarında kırmızı boya ile işaretlenmiş K harfi vardi, iyiye yorduk, bunlar herhalde taşınacak dedik. Ama galiba K “kesilecek” anlamına geliyormuş. Etrafta çok sayıda işaretsiz ahlat, iğde, az sayıda meşe ve başka ağaçlar da vardı. Sanırım bunlar kesilmeye bile layık görülmemiş. Dozerle biçilip yerle bir edilecekler. Oysa ahlatlar bize meyvalarını sundular, güzel kokulu, şeker gibi tatlı. Zaten başka da bir şey bilmezler ki bizlere güzel şeyler sunmanın ötesinde…. Onların sunduklarını takdirle alıp onlara teşekkür ettik.

Bu ağaçlar kimbilir kaç senedir oralardalar, şüphesiz çoğu öğrencilerimizden yaşlılar. Kabaca bir tesbitle çamlar 40 yaşlarında görünüyorlar. Yani hiç bir şey yapmadan bu kadar sene yaşayabilmişler ama şimdi hayatları tehdit altında.

Ahlatla ilgili güzel bir yazi buldum. Sizlerle paylaşmadan edemiyeceğim. Bağlantı aşagıda, yazanın ellerine sağlık.
Her ihtimale karşı yazıyı da kopyaladım. Umarım yazarını (Kaz Dağlarından Ş. Odabaşı) kızdırmam.
iyi okumalar.

http://blog.milliyet.com.tr/ahlat-agaci/Blog/?BlogNo=268767

Ahlat Ağacı.

Yani “yaban armudu.”

Ormanda kendiliğinden biten yabani garip bir ağac.

Genelde açık alanlarda bulunur.

Orman içinde yer alsa da, orman ağacı sayılmaz.

Yetim çocuk gibidir.

Üvey annesi, onu kapı önüne bırakmıştır. Babası sahip çıkmamaktadır.

Çam ağacını kesip eve getirirken yakalansanız, traktörünüzü satarlar.

Ahlat ağacını kestiniz mi, bir şey olmaz.

Doldurun kamyona, odun diye gidin bir şehrin göbeğinde satın. Kimse “kaçak odun” satıyor diye, yakalamaz sizi.

İşi bozuk olan köylüler kesip kesip sattılar, ahlat ağaçlarını bir zamanlar.

Tarlaların içinde neredeyse hiç ahlat ağacı kalmadı.

Birçok canlının, neslini kuruttuk.

Ahlat ağaçları da neredeyse ayaklarını sallamak üzereyken, şimdilerde kurtuldu gibi.

Ahlat ağacını kesip, odun yapan “odunlar” yok oldu.

Ahlat ağacı, yeniden kendine geldi.

*

Ahlat ağacı, armudun ana ağacıdır.

Ahlata armut aşılarsınız, olur biter.

Artık su istemez, bakım istemez.

Mevsimini buldu mu, her yıl meyve verir.

Gidip toplamazsanız, kuşlar kurtlar bayram eder.

“Armudun iyisini ayı yer” derler

Bu bir aldatmacadır. Akıllı insanların uydurduğu, bir aldatmaca.

Avanak Avnileri, kandırmak için.

“Armudun iyisini akıllı adam yer.”

Bu böyle biline.

*

Bizim Çanakkale yöresinde, (ilçelerinde ve köylerinde) nereye giderseniz gidin, Ahlat ağacını görebilirsiniz.

Ahlatın meyvelerı küçük olur. Dalında sert ve yenmeyecek kadar acımtrak ve buruktur. İnsanın dudaklarını toplar, boğazını sıkar, aynen ayva gibi.

Dalından koparılan ahlatlar, bir hafta gibi bir sürede olgunlaşır. Rengi kahverengiye döner. İçi yumuşar. Aynı muşmula gibi olur. Meyvenin içi taşlı olur. Taşları mide bile eritemez.

*

Yörükler ayranı sever.

Muhacirler (Macırlar) Ahlat (Alfat) turşusunu.

Ahlat meyveleri, bir kapalı kap içine alınır, üstüne su ilave edilip kabın ağzı iyice kapatılır. Zamanla ahlatlar turşu olur. Suyu içilir.

Şekere (diabet) iyi geldiğini söylüyorlar. Sindirimi kolaylaştırdığı kesin.

Bazı durumlarda “Ahlat şarabı” olma durumları da var.

Hacı evde çekince turşuyu, kahvede meclise bakan olabilir.

*

Sonbahar yavaş yavaş kendini göstermeye başladı. Nerdeyse kış geldi.

Orman içinde her yer bereket fışkırıyor.

Ahlatlar.

Güvemler.

Karamıklar.

Hövezler.

Mantarlar.

Güzelyalı’dan (Çanakkale’nin bir tatil köyü) öteye gittim.

Deniz kenarından, ”Karanlık Liman’ı” geçtim.

Ahlat ağaçları yüklenmişler meyveyi, bekleşiyorlar.

Gelen yok, giden yok.

Sadece kuşlar var.

Kuş sesleri ve denizin dalgaları.

Topladım ahlatlardan, birkaç poşet.

Ne yapacağımı anladınız siz.

*

Hani derler ya;

“Gezen çakal, yatan kurttan yeğdir.”

Gezin.

Bazen, atın kendinizi şehir dışına.

Mutlaka yeni bir şeyler keşfedeceksiniz.

Zira ömür;

“Yatmak ve bakmak için çok kısa.”

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.