Birlikte bir yaşam…

Diana Leafe Christian GEN-Avrupa- Küresel Ekoköyler Ağı’nın bildiği bir isim. GEN-Avrupa üyeleri bu seneye kadar her yıl avrupada bir ekoköyde bir araya gelirdik. Daha sonraları üye toplantısı ilk 2-3 güne planlandı ve geniş katılımlı 3-4 günlük konferans programı eklendi. Diana Leafe Christian Portekiz’deki Tamera Ekoköyü’ndeki konferans konuşmacılarındandı. Kendisi de Amerika’da bir ekoköyde yaşıyor. 2003 yılında yazdığı kitabı: Creating a Life Together, Practical Tools to Grow Ecovillages and Intentional Communities. 2020 Ağustosunda “Yeni İnsan Yayınevi” bu kitabı Türkçeye kazandırdı. Orijinal kitabı altını çizerek okumuştum ve vaktim olsa da tercüme edebilsem diye içimden geçirirdim. Türkçe basımı Zeliha Yıldırım’ın güzel tercümesiyle raflara yerleşti. “Birlikte Bir Yaşam Kurmak, ekoköyler ve niyetli topluluklar için pratik bilgiler” Dostlarıma, yakınlarıma en çok armağan ettiğim şey kitaptır. Şimdiye kadar Marshall Rosenberg’in “Şiddetsiz İletişim” kitabından kaç kopya armağan ettiğimi saymadım, ama epey oldu. Hemen kendime “Birlikte bir Yaşam Kurmak” kitabından bir kopya aldım, Güneşköy gönüllüsü bir gençe armağan etmek üzere de ikinci bir kopaya aldım.

Son yıllarda Türkiye’de de gençler bir araya gelip birlikte bir yaşam kurmaya niyet ediyorlar. Ancak kitapta bana en çarpıcı gelen yurt dışında bu niyetle yola çıkanların sadece yüzde 10’unun başarılı olduğu. Yüzde 90 bu birlikteliği kuramıyor. Bu amaçla bir araya gelenler tüm birikimlerini bu yola harcıyor, çok fazla enerjiler koyuyorlar, ama başaramıyorlar. Tüm birikimler ve emekler heba oluyor. Sonuç kocaman bir hayal kırıklığı. Kitap başarılı ve başarısız ekoköy girişim örneklerini ele almış ve başarılı girişimler için yapılması gerekenleri tane tane anlatıyor. Tabii başarısız olanların da neleri yapıp neleri yapmadıkları anlatılıyor. Ekoköy ve benzeri ortak girişime niyetlenenler benim fikrimi sorduklarında ingilizce bilenlere bu kitabı öneriyordum. Ne güzel, artık isteyen kendi dilimizde okuyabilecek. Böyle bir niyetiniz varsa hemen bu kitaptan bir kopya alın ve grup arkadaşlarınızla birlikte okuyun, hatta çalışın. Önerileri yerine getirin ve yüzde 10’un içine girmeyi hedefleyin. Tabii birlikte yaşam kurmak için kırsalda bir arazi almak gerekmiyor. Avrupada şehirlerde ortak konut- cohousing- uygulamaları da yaygın. Bazılarında her şey ortak olabildiği gibi, bazılarında mutfak ortak olabiliyor. Özen gösterilen şey herkesin en az kişisel bir odasının olması. ODTÜ öğrencilerinin büyük çoğunluğu üniversiteye yürüme mesafesinde Yüzüncü Yıl semtinde yaşıyor. Bu evlerde 3-5 kişi birlikte yaşam sürdürmeye çalışıyor. Ama pek çoğunun evi tutarken ortak yaşam için aralarında gerekli anlaşmaları yaptıklarını sanmıyorum. Zaman zaman sonu iyi bitmeyen birliktelikler oluyor. Bu kitap aslında ortak yaşam oluşturmaya niyetli gençlere de yararlı olur kanısındayım.

Benim düşünceme göre bir ekoköy ya da niyetli bir topluluk kurmanın özü bu amaçla bir araya gelenlerin bir aile gibi hissetmelerinden ve davranabilmelerinden geçiyor. Ailesinde sorun yaşayan gençler bu sözümü duymak istemiyor. Ama güzel ilişkilerin olduğu bir ailenin yerini başka bir şey dolduramaz. Zaman zaman çatışmalar, kırılmalar olsa da zamanla biriktirdiğiniz “sevgi”, daha da önemlisi “güven” bunların üstesinden gelmenizde yardımcı olur. Öğrencilerimle her dönem başında çeşitli anlaşmalar yaparız. Anlaşma derslerde cep telefonu kullanılmaması, yoklama listesinde başkasına imza attırılmaması benzeri şeyleri içerir. Onlara güvenmek istediğimi ve bu güvenimi sarsmamalarını rica ederim. Güven konusu diğer ilişkilerde de önemsediğim bir şey.

Kitabın içeriğine pek değinmeyeceğim. Ama birileriyle şehirde, kırsalda ortak bir yaşam kurmayı düşünenlerin bu kitabı satın alıp okumalarını öneririm. Belki de başarı oranını yüzde 10’lardan daha yüksek oranlara çıkartabilirsiniz. Pandemi döneminde en önemli şeylerden birisi de paylaşım, dayanışma ve birlikte bir şeyler yapabilmek. Kimbilir bu paylaşım ve dayanışma birlikte bir yaşam kurmanın tohumlarını ekmenize yardımcı olabilir. Tabii tohumu ekmek yetmiyor; çapalamak, sulamak, otları ayıklamak… bol sevgi vermek, sonunda güzel ürünlere kavuşmak!!

ODTÜ Ormanı ve Bozkırı Yaşamalıdır

ODTÜ’nün kuruluşu 1956 ama mevcut yerleşkeye geçiş ve ODTÜ’nün ormanlaşması 1960’lı yıllarda. Ormanın oluşmasında başlangıçta Orman Bakanlığının da desteği çok olmuş ve o yıllarda Atatürk Ormanı diye biliniyormuş. Bir zamanlar Yalıncak’ta bakanlığa ait bir orman fidanlığı vardı. Çocukluğumuzda ailelerimiz her sene bizi bir kaç kez Atatürk Orman Çiftliğine götürürdü. Daha sonraları bu alan içindeki hayvanat bahçesi  çocuklarımızı sık sık götürüp hayvanları tanıttığımız, onlara hayvan sevgisi aşıladığımız mekandı. Şimdi yok mu demeliyiz? Sürdüremedik. ODTÜ’de yapıların dışındaki pek çok alan ODTÜ ormanı. Tabii bunu dile getirirken bozkırı da unutmayalım. Bozkırın zenginliğini Kırsal Çevre ve Ormancılık Sorunları Derneği-KIRÇEV’deki dostlarımdan ve hocalarımdan öğrendim. Onlar her sene gönüllü olarak, çok kişinin katıldığı Dendroloji ve Bozkır okulları düzenlerler.  İlk Rektörlerden Kemal Kurdaş’ın ağzından duymuştum ilk yıllarda dikmek için yeterince çınar fidanı bulmakta zorlanmışlar. Ama ailecek çıktıkları bir karadeniz seyahati sırasında Kurdaş’ın dikkatini ağaçlar çekmiş. İki Kamyon dolusu çınar fidanı Bartın Deresinden sökülüp ODTÜ’ye getirilmiş. Rektör Kurdaş o zamanlar ağaçlandırmadan sorumlu Alaaddin Egemen’e bir gün “bu ağaçlar pek büyümüyor, evlerinden yurtlarından ettik, yazık olmasın, bir bakın” demiş. Alaattin Bey bir ağacın kök kısmını kazdırdığında ağacın köklerinin derinlere doğru epey gittiğini fark ettiklerini, bunu görünce de rahatlayıp işte ağaçlar yeni evlerine yerleşmeye çalışıyorlar diye değerlendirdiklerini paylaşmıştı. Üniversitemizin değişik noktalarında çok sayıda çınar ağacı sağlıklı bir şekilde büyüyüp serpildiler. Sadece çınarlar mı? Karaçamlar, sarı çamlar, sedirler, ahlatlar, alıçlar… Son yıllarda çok güçlü yayılan aylanduzlar.  Çeşit çeşit ağaç ve çalı türü bitkiler, diğer doğal bitkilerle ODTÜ Ormanı yemyeşil. Tabii orman diğer canlıları da davet ediyor, mevsimine göre çeşit çeşit kuşlar ormanda uçar, şarkı söyler, her mevsimde değişen renk renk çiçekleri de unutmayalım. Kaplumbağalar, tavşanlar, tilkiler ve kimbilir kaç çeşit böcek ve kelebekler: ODTÜ Ormanı gerçekten çok zengin bir doğa parçası. Ankara için bir hazine!!

Bu pandemi süresince hemen hergün eşimle kendimizi ormanda bulduk, 1.5 saatle başlayan yürüyüşümüz zaman zaman 3-4 saate çıktı. Çoğu zaman sabah erken, zaman zaman akşam üzeri ormanda yürüyoruz. Ormanımızı hep severdik de ormanla bu kadar düzenli ve uzun süreli birlikte olmamıştık.  “Orman Banyosu” diye de bir kavram varmış. Japonlar bu konuda araştırmalar yapmışlar hatta bir kitap bile var bu konuda. Forest Bathing-  yazarı Dr. Qing Li, Japoncası Shinrin-yoku, orman banyosu kan basıncını- tansiyonu, stresi ve kan şekerini düşürüyormuş. Orman yürüyüşlerinde ormandaki ağaçların salgıladıkları sağlıklı doğal kimyasallar insanın canına can katıyormuş.

Kemal Kurdaş’la başlayan ODTÜ ormanına diğer rektörlerin pek çoğu da sahip çıktı, her sene geniş katılımlı ağaç dikme etkinlikleri yaptılar. Öğrencilik yıllarımdan başlıyarak bu etkinliklere katılıp çok sayıda ağaç diktim. Biz adeta bu ağaçlarla büyüdük. Zamanla onların kocaman ağaçlara dönüşmelerine tanık olmak da çok keyifli. Onların bizlerden sonra da yaşayabilmelerini çok isterim ve böyle olacağını ümit ediyorum.

Ancak ağaç dikme etkinlikleri artık pek yapılmıyor, yapılsa da sembolik ve oldukça az katılımla, o nedenle öğrencilerin ağaçlarla bağı koptu. Giderek  bazı yöneticilerin de ormanımızı yeterince tanımadıklarını düşünmeye başladım. İnsan tanımadığını sevemiyor diye düşünüyorum. Hatta epeydir ODTÜ Rektörünü ODTÜ Ormanı yürüyüşüne davet etmeyi bile düşünüyorum. Kasvetli ofisinden çıkıp doğada olmak çok iyi gelir.  Kimbilir ormanı tanıyınca belki sever ve başkalarının da orman kıymalarına izin vermez!!

Korona salgınıyla birlikte doğaya saldırı azalır diye ümit ediyordum ama galiba tam da öyle olmuyor. Son kalan doğa parçalarında 766 noktada maden arama izni verilmesiyle ilgili girişimler var. Doğadaki canım yabani hayvanla avcılara peşkeş çekiliyor. Belki daha sonra daha uzun yazarım ama yeri gelmişken Doğanın Hakları- Rights of Nature diye de bir hareket var. 4-5 sene önce Findhorn Ekoköyünde Mumta İto isimli bir avukatı dinlemiştik. Artık avukatlık yapmıyor Doğanın Haklarını korumak için çalışıyor. Yeterince imza toplayabilirse Doğa Haklarını Avrupa birliği yasalarına geçirmek gibi bir hedefi vardı. Doğa Hakları bazı  ülkelerin anayasasına dahil edilmiş bile.

Sanki pandemi iklim değişikliğinin önemi konusunda endişeleri biraz ikinci sıraya itti. Oysa yanıyoruz, adeta kavruluyoruz. Mevsim normallerinin 4-8 derece üstünde sıcaklar günlerce sürüyor. Belli zamanlarda sokağa çıkmak sağlık için zararlı olabilir. Fosil yakıtların neden olduğu sera gazları da iklimin değişmesinde baş etmen. Ülkemizde pandemiyle birlikte insanlar daha güvenli diyerek toplu taşıma yerine kendi arabalarını daha fazla kullanır oldular. Türkiye’de iklim değişti değişmesine, hem de çok ciddi değişti, daha da kötüye gidecek ama iklim değişikliği kavramı buralarda pek bilinmiyor, önlem alınmıyor, bu konuda atılan somut  bir adım duymadım. Hem bireysel hem hükümet katında yapılanlar sıfır. Tabii pandeminin etkisiyle uçuşlar, şehirlerarası ve yurtdışı seyahatler epey azaldı. İklim değişikliğinin ilacı da ormanlar. Ama ülkemizde orman katliamı bitmek bilmiyor. ODTÜ Ormanı bile önce doğusundan geçen karayolu ile sonra batısından geçirilmeye çalışılan karayoluyla çok sayıda ağaçlarını yitirdi. Hele kendi çalışanlarımızın elleriyle yurt yapma adına bir kaç saat içinde katledilen canım kavaklara ne demeli. Neyseki yurt yapılmadı da kavaklar kalan sürgünlerden fışkırıverdi. Ağaçları kestiğinizde sadece ağacı yok etmiyorsunuz oradaki koskoca doğal bir dünya oluşmuş onlar da yok oluveriyor, evlerini korunaklarını yitiriyor. Artık orman katliamları olmasın!  Ormanımıza, bozkırımıza sahip çıkalım da bizden sonra da yaşasınlar, zaten faydaları öyle çok, ama artık bırakalım da kendileri için de yaşasınlar..

Dayanıklılık, dayanışma ve umut

 

Güneşköy 2010 Yılından beri GEN Europe- Küresel Ekoköyler Ağı- Avrupa’nın üyesidir. Ben ve Türkiye’den Deniz Dinçel GEN Europe yönetim kurulunda ( Council) görev aldık. GEN her sene bir ekoköyde üyelerini bir araya getirir ve 3-4 gün süren ve dışardan katılımcıların da gelebildiği konferanslar düzenler. Geçen sene İtalya’da Bagnania ekoköyünde 450 kişi bir araya geldik. Bu birliktelikler birikimleri paylaşmanın ötesinde dünyanın başka bir köşesinde bizler gibi düşünen, yaşayan insanlarla bir araya gelmek için iyi bir fırsat oluyor. Bu sene Temmuz ayında yapılacak etkinlik korona yüzünden iptal edildi.

4-5 sene önce İsveçte düzenlenecek konferans hazırlıklar yapılırken GEN Avrupa yönetim kurulundaydım. Her sene konferans için bir ana başlık seçilir. Ben “Solidarity, Resilience and Hope”- Dayanışma, Dayanıklılık ve Umut- başlığını önermiştim. Bu öneri yönetim kurulunca benimsendi, tüm duyurularda yer aldı. Hatta İsveçte konferans süresince müzik yapan bir topluluk bu sözleri taşıyan bir beste yapıp konferans süresince çaldılar. Ben de bu şarkıyı bulabilirmiyim diye internette gezinirken Porto Riko’da 2017 yılındaki kasırga sonrasında olayla ilgili görsellerin de gösterildiği ve ispanyolca sözleri olan bir şarkıyla karşılaştım. Tam da bizde Giresun’daki felaketi andıran manzaralar var.

https://www.globalministries.org/wounded_healers

Zaman “Dayanışma, Dayanıklılık-( direnç kazanma) ve Umut” zamanı!

Böyle bir şarkıyı yazmaya ve bestelemeye ve sonra birlikte söylemeye varmıyız?

 

 

 

Zaman dayanışma

Korona günlerinde sürdürülebilirlik

Koronanın yaşamın sürdürülebilirliğine etkileri ne oldu acaba? Yüzbinlerce insan öldü, milyonlar hastalandı, hastalanıyor, ölüyor. Yaşam şeklimiz alt üst oldu. Aylarca sokağa çıkamadık. Türkiye’de 65 yaş üstü ve 18 yaş altı hapis hayatı yaşadı. İş yerleri kapandı, işsizlik tavan yaptı. Öyle bir ikilem var ki;  işyerlerinin açılmasına izin versen hastalık riskini artırıyorsun, izin vermeyince insanları açlığa mahkum ediyorsun. İnsanlar bu süreci nasıl geçiriyor anlamak zor. Tüm bu süreçle ilgili her yönüyle araştırmalar yapılmalı. Sürecin en ürkütücü tarafı ne zaman sonlanacağının bilinmemesi. İnsanlar bu süreçte epey düşüncelere dalmış olmalılar, bazıları da tefekkürde, nasılsa bulaşacak biran önce bulaşsın da sıramı savayım diyormuş. Ama ya sıranı savamazsan!!

Destek ve  dayanışmaya her zamandan çok ihtiyaç olduğu bir dönemdeyiz. Genellikle insanlar bunları nasıl yapacağını bilemiyor. Birisi örnek olsa onu kopyalamak, benzerini yapmak daha kolay olabiliyor. Peki bu iyi örnekleri kim oluşturacak, kim yayacak? Örnek oluşturmak için ne gerekiyor? Cesaret? Duyarlı olmak? Zaman ayırmak?………. ve bolca umut.  Aynen virüs gibi davranıp desteği, dayanışmayı, iyi örnekleri geliştirip virütik olarak yayabilmek.

Oysa şu an bizde hakim olan hoşnutsuzlukları ve şikayetleri dile getirip, virütik yaymak gibi geliyor. Öyleki birisi bir şey yapmaya görsün, hemen o iş niye öyle yapıldı? Öyle değil böyle yapılmalıydı… Bu kişilere tamam bunu sen yap denildiğinde, “bu senin görevin, sen yap ama benim dediğim gibi yap” diyorlar. Bunlara muhatap olanlarda istek, heves bırakmıyacak bir süreç. Tabii bu yapılanı “hiç eleştirmeyeceğiz” anlamına gelmiyor ama “hep eleştirmiyeceğiz” demek oluyor. En azından “ne güzel yapmışsın ellerine sağlık deyip, sonra bir dahaki sefere şu kısmı şöyle yapmayı denemek istermisin diyebilmek o işi yapana iyi gelebilir.

Bizim eğitim sistemimiz mi çocukları edilgen kılıyor, yoksa aileler mi? Aman sen yorulma ben yaparım, daha çabuk ve daha iyi yaparım diye diye çocukları eylemsiz mi yapıyoruz? Bizim çocukluğumuzda çok erken yaştan başlıyarak çok daha fazla sorumluluk alırdık, bundan pek de gocunmazdık. Üniversiyete kadar tüm okullarıma yürüyerek gitmiştim. Çok da eğlenirdik. ODTÜ her yere çok uzak olduğundan herkes (öğrenciler de) üniversitenin servisleriyle gider gelirdik.  O zaman olmayan semtler Yüzüncü Yıl , Çiğdem Mahallesi üniversiteye yakın ve üniversiteye yürüyerek gidilebilinir, ama gençlerin çoğu yürümeyi seçmiyor. İlk okul-lise gençlerinin büyük çoğunluğu okullarına servis araçlarıyla taşınıyor. Tabii korona nedeniyle yüzyüze eğitime ara verilidiğinden artık servis falan da kalmadı. 65 yaş üstü yasakları  onları depressif yapmanın ötesinde yürüyemez, ev dısşındaki kendi işlerini yapamaz hale getirdi.  Yaş çizelgesinin diğer ucundaki çocukları ise düşünen yok gibi. Onlar eve mahkum edildi, parklar yasak, bisiklet yasak, spor yasak..uzunca yasaklar listesi var. Cep telefonu, bilgisayar ve televizyon izlemek dışında başka şeye izinleri yok. Peki pandemiden sonra ne yapacak bu çocuklar? Bence bu konu da acil araştırılıp bazı önerilerin geliştirileceği bir alan.

Bu seferlik sadece sorunları dile getirdim sanırım. Ama bundan sonra çözümler, yapılabilecekler destek ve dayanışmaya kafa yoracağım.

O zamana kadar  hepimize güzel sürdürebileceğimiz günlerin olacağı bir yaşam diliyorum..

Yaşamın Sürdürülebilirliği

16 Kasım 2018 sabahı Kimya Bölümü öğrencilerimizden ( Geçen sene Biyoloji Bölümüne geçmiş) sevgili Ali Baran ODTÜ’nün en yüksek binasının 9uncu katının ufak bir camından boşluğa atlayarak hayatına son verdi. Ne kadar üzüldüğümü anlatamam. Ertesi gün yapılan cenazesi çok kalabalıktı. Ev arkadaşı, sevgilisi ve çok geniş etkinliklerden çok sayıda arkadaşı, hocaları,  annesi ve babası. Ali Baran’ı ODTÜ Bostanında tanımıştım. Uzun rastalı saçları, bandanası ve değişik tişörtleri vardı. Geçmiş zamanda yazmak bile çok zor. Peki ama neden? Bu soru da çok saçma ama belki cevabı bilsek bazı gençleri kurtarabiliriz. Ölümünden sonra arkadaşları bir yas çemberi düzenledi. Yaklaşık 30 kişiydik. Önce çok zor konuştuk ama sonra hemen herkes konuştu. 3 genç de ölüme methiyeler düzdü. Bu beni çok çok endişelendirdi. Düşünüyorum da gençler en verimli olacakları çağda neden bu kadar umutsuzlar bulamıyorum. Geçen hafta Güneşköy’de Çiftçimiz Celal’e uzun saçlı bir öğrencimiz intihar etti dediğimde “Ali Baran mı” dedi. Gelen konukların yazdıkları kırmızı bir defterimize yazı da yazmış sevgili Ali Baran, en iyi öğretmenin doğa olduğunu yazmış. Ah sevgili Ali Baran bu kadar güzel düşüncelerin var da neden ölümü seçtin? Yaşamını neden sürdüremedin? Biz neden farketmedik ve senin yaşamına dokunup yaşamını sürdürmene yardımcı olamadık. Bu olaydan sonra bir grup öğrencimle dertleştim. Onlar da bölümün, üniversitenin duyarsızlığından ve hiç bir şey olmamışcasına yaşamı sürdürmelerinden yakındılar. Ah bizler bilmiyoruz ki ne yapsak yerinde olur. Cenaze günü akşam sınavım vardı. Bir öğrencim “Ali Baran’ın arkadaşıyım, kendimi iyi hissetmiyorum” diye not yazmış, onunla yazıstık. Bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sordum. Sonra da uğra konuşalım dedim. Uğradı konuştuk. Daha sonra arkadaşları o binanın duvarına küçük bir resmini yapmışlar. Çok da güzel bir resimdi. Ancak üniversite iç hizmetler görevlileri gelip oradaki arkadaşlarının gözü önünde kırmızımsı bir boya ile resmi boyamışlar. Adeta büyük bir kan duvara sıçramış gibi duruyor? Ama neden??? İnsanlar farklı şekillerde yas tutar, o resim bazılarının bir yas tutma şekliydi. MM binasıyla Baraka arasındaki alanda kaybettiğimiz gençler adına dikilen ağaçlar boy atmakta. Onlardan birisi de ODTÜ Mimarlık mezunu Onur Yaser Can anısına dikilen ladin ağacı. İstanbulda polis üzerinde bulduğu 10 gram esrar nedeniyle ( öğrenciler bunun çok önemsiz bir miktar oluğunu söylüyor) Onur Yaser Can Polis tarafından bir kaç kez sorguya çekilmiş, hatta soyularak sorgulanmış. O da bu baskıları kaldıramayıp evinin balkonundan atlayarak intihar etmiş. ODTÜ mezunu olan annesi Hatice Can da bu olaydan sonra verdiği hukuk savaşından yorgun düşüp intihar etmişti. Ah söndürülen hayatlar… Ne yazıkki bunların sorumluları hiç cezalandırılmıyor ve onlar gidiyor başkaları benzer kötülüklere devam ediyor. Yaşam kutsal, kutsal bir şeyin yok edilmesi, ya da yok edilmesine sebep olmak her şeyden önce inananlar için günah olmalı. Neden görmez insanlar, neden göremez. Her insan biricik, eşi benzeri yok. Yüksek bir potansiyeli var, güzel şeyler yapabilir. Ama o potansiyeli çıkartmak yerine yok etmek yeğleniyor.. Ülke için de dünya için de kayıp. Ailelerin, sevenlerin kaybı anlatılamaz…

Geldik 26 Kasıma, günlerden pazartesi. Erkek kardeşimin ölüm yıldönümü. Önce stres, sonra sigara onun azraili oldu. Zaman nasıl da kaıyor 12 sene olmuş bile. Her sene bu tarihte mezarına giderim. Yine niyetlendim. 2016 senesi Mart ayında annemi, Kasımda kardeşimi, Aralık da babamı kaybettim. Babam da kardeşimin ölümüne dayanamadı, 27 gün sonra ölümü seçti. Onlardan 2 sene sonra yine bir aralık günü benden 2 yaş büyük ablamı kaybettik. Tam 4.5 sene pankreas kanseriyle savaştı, ama ne savaş! Sonunda yenildi.

26 Kasım pazartesi öğlen saatlerinde üniversitenin bir kamyonetinin yana doğru açılan kapısı öğlen saatinde yürüyerek 100. Yıldan derse gitmekte olan bir öğrencimizin ölümüne neden oldu. İrem Kütük, Psikoloji 4. sınıf öğrencisi. 6 ay sonra mezun olup cüpbesiyle stadyumda tur atacakken şimdi Konya’da bir mezarda. Ne acı. Ölen İremin sona eren yaşamıyla birlikte içleri kararan anne ve babası. Ne kadar zor. Neden bir öğrencimizin yaşamını sürdüremesini sağlıyamadık? Kimbilir İrem kimlerin hayatına dokunup iyileştirecekti. Umudunu yitirenlere umut aşılayacaktı. Öğrenciler bir yürüyüş düzenliyerek İrem’in öldüğü noktaya karanfiller bıraktılar. Heyhat!! 10 günde 2 gencimizi yitirdik.

ODTÜ’de sonbahar her zamanki gibi çok güzel. Hele de akkavaklar yokmu? Upuzun gövde ve sapsarı yapraklarıyla öyle güzeller ki. Pek çok ağaç tüm yapraklarını döktüğü halde akkavak yaprakları çok nazlı nazlı dökülüyor, üçer beşer. Ne zaman karşıma çıksalar hemen iç enerjim değişiyor. Ne kadar güzelsin diyorum. Ve biliyorum ki eninde sonunda onlar da yapraklarını dökecekler ama tabi baharla birlikte yeni yapraklar çıkacak. Devinim işte. Ama epey bir ağaçtan ümit kesilmiş, çok sayıda ağaç kesildi. Tanıdıklardan ayrılmak gibi bir şey, orada bir iğde, başka yerde kestaneler, bir başka noktada servi…Halbuki ağaçlar ayakta ölür. Neden bırakmayıp da kesiyorlar acımadan.

Toplum Yararı ve Kamu Yararı Kavramları, Ümit Doğanay, Mimarlık Dergisi, 7, sayfa 5,6, 1974

Toplum Yararı ve Kamu Yararı Kavramları
Toplum yararı ve kamu yararı kavramları arasında anlam bakımından fark vardır. Kamu yararı kurulu düzenin korunmasındaki çıkardır. Kurulu düzen özel mülkiyete dayanıyorsa, kamu yararı özel mülkiyetin korunmasındaki çıkar anlamına gelir. Toplum yararı ise, ülkede yaşayan tüm insanların ortak çıkarlarını ifade eder. Düzenin, ortak çıkarı koruyucu niteliği, alt yapıyı oluşturan mülkiyet anlayışına bağlıdır. . . Alınacak bir tedbir kamu yararı gereği olduğu halde toplum yararına olmayabilir. Örneğin otopark yeri olarak bir yerin kamulaştırılması kamu yararı gereği sayılır. Fakat burada toplum yararı gereği bir işlem yoktur. Park yeri, özel oto sahipleri için, özel mülkiyeti koruyucu bir olanaktır. Buna karşılık, ars a üzerine yapılacak yapının sosyal konut tipinde olmasını emreden bir yasa hükmü, toplum yararınadır. . . . Anayasa’da mülkiyet hakkının kullanılmasının “toplum yararı ” amacı ile sınırlanması devlete, imar hukuku bakımından yeni olanaklar sağlamıştır.
Ümit Doğanay
I. TOPLUM YARARI YENİ BİR KAVRAM
“Toplum yararı ” kavramının hukuk dilimize girişi yenidir. İlk defa 1961 tarihli anayasamız bu kavramı kullanmıştır. Anayasa, 36. maddesinde özel mülkiyete ilişkin genel kuralı saptarken maddenin son fıkrasında “mülkiyet hakkının kullanılması toplum
yararına aykırı olamaz” diyerek kavramı hukuk diline kazandırmıştır. “Kamu yararı ” ise bilinen eski bir kavramdır. Kamulaştırma işleminin temel taşı olarak, özel mülkiyetin
güvenceye bağlandığı dönemden beri yasalarda kullanılmaktadır.
II. TOPLUM YARARI VE KAMU YARARI EŞ ANLAMLI DEĞİLDİR
Anayasa’nm hazırlanması ile ilgili Kurucu Meclis çalışmalarında “toplum yararı ” kavramının anlamına açıklık getirecek sözler yoktur. Bu nedenle kavramın anlamını açıklığa kavuşturmak yasakoyucuya, yargı organlarına, öğretiye düşen bir ödev olmuştur.
Yasakoyucu T. B. M. M. , bugüne kadar çıkardığı yasalarda bu kavrama yer vermemiştir. Anayasa Mahkemesi de kararlarında “toplum yararı ” ve “kamu yararı ” kavramları arasındaki anlam farkını açıklamak olanağını elde etmemiştir. Öğreti ise arayış içindedir. Özel hukukçular toplum yararının mülkiyet hakkının kullanılması için
kamusal bir sınır niteliğinde olduğunu kabul etmekle beraber, kavramın açıklanmasını kamu hukukçularına bırakmış görünüyorlar. Kamu hukukçuları ise özel mülkiyeti, özel
hukuk kurumu saydıklarından olacak, bu kavramı oluşturan toplum yararı üzerinde duruyorlar. Daha çok eğilimleri, “toplum yararı ” ile “kamu yararı ” kavramlarını eşanlamlı kabul etmek. İçlerinden sadece sayın Prof. Dr. Tunaya (Siyasi Müesseseler ve
Anayasa Hukuku İkinci Baskı, 1969, s. 333-341), yaratılan kavram karışıklığına karşı, her iki kavram arasındaki anlam farkını ortaya koymaya çalışarak üyesi bulunduğu Kurucu
Meclisi savunuyor. Uygulama ise, toplum yararı kavramının, kamu yararı ile eşanlamda kullanıldığını ispatlamaya çalışıyor. Bu çabanın amacı, kuşkusuz Anayasa’nın yeni özel mülkiyet anlayışını saptırmaktır. Çünkü Anayasa özel mülkiyet kavramına “hakkın toplum yararına kullanılmasını” sokarak, mülkiyetin niteliğini değiştirmiştir.
Mülkiyete toplumsal bir kapsam kazandırmıştır. Özel mülkiyet anlayışındaki bu değişiklik, doğal olarak ekonomik ilişkileri değiştirecek, yeni bir sosyal ve siyasal düzenin nedeni olacaktır. Bu ise eski düzeni sürdürmek isteyenler için benimsenecek
bir durum değildir. Kanımca bu iki kamu hukuku kavramı arasında fark vardır. Bu farkı iki noktada saptamak mümkündür: 1. Toplum yararı ve kamu yararı kavramları Anayasa’da farklı amaçlar için kullanılmıştır. Anayasa “toplum yararı”nı özel mülkiyetin kapsamını oluşturan yetkilerin kullanılma amacını saptayan bir ölçü olarak kullanmaktadır (AY. 36/son). “Kamu yararı”nı ise mülkiyet hakkının sınırlarının belli
edilmesinde ve hakkın özüne müdahalede bir ölçü olarak kullanıyor (AY. 38).
Anayasa ve yasalar mülkiyet hakkının yatay ve dikey sınırlamasında, kamulaştırmada “kamu yararı ” gereğini

Toplum Yararı ve Kamu Yararı Kavramları Toplum yararı ve kamu yararı kavramları arasında anlam bakımından fark vardır. Kamu yararı kurulu düzenin korunmasındaki çıkardır. Kurulu düzen özel mülkiyete dayanıyorsa, kamu yararı özel mülkiyetin korunmasındaki çıkar anlamına gelir. Toplum yararı ise, ülkede yaşayan tüm insanların ortak çıkarlarını ifade eder. Düzenin, ortak çıkarı koruyucu niteliği, alt yapıyı oluşturan mülkiyet anlayışına bağlıdır. . . Alınacak bir tedbir kamu yararı gereği olduğu halde toplum yararına olmayabilir. Örneğin otopark yeri olarak bir yerin kamulaştırılması kamu yararı gereği sayılır. Fakat burada toplum yararı gereği bir işlem yoktur. Park yeri, özel oto sahipleri için, özel mülkiyeti koruyucu bir olanaktır. Buna karşılık, arsa üzerine yapılacak yapının sosyal konut tipinde olmasını emreden bir yasa hükmü, toplum yararınadır. . . . Anayasa’da mülkiyet hakkının kullanılmasının “toplum yararı” amacı ile sınırlanması devlete, imar hukuku bakımından yeni olanaklar sağlamıştır. Ümit Doğanay I. TOPLUM YARARI YENİ BİR KAVRAM
“Toplum yararı” kavramının hukuk dilimize girişi yenidir. İlk defa 1961 tarihli anayasamız bu kavramı kullanmıştır. Anayasa, 36. maddesinde özel mülkiyete ilişkin genel kuralı saptarken maddenin son fıkrasında “mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz” diyerek kavramı hukuk diline kazandırmıştır.
“Kamu yararı” ise bilinen eski bir kavramdır. Kamulaştırma işleminin temel taşı olarak, özel mülkiyetin güvenceye bağlandığı dönemden beri yasalarda kullanılmaktadır.
II. TOPLUM YARARI VE KAMU YARARI EŞ ANLAMLI DEĞİLDİR
Anayasa’nm hazırlanması ile ilgili Kurucu Meclis çalışmalarında “toplum yararı” kavramının anlamına açıklık getirecek sözler yoktur. Bu nedenle kavramın anlamını açıklığa kavuşturmak yasakoyucuya, yargı organlarına, öğretiye düşen bir ödev olmuştur.
Yasakoyucu T. B. M. M. , bugüne kadar çıkardığı yasalarda bu kavrama yer vermemiştir. Anayasa Mahkemesi de kararlarında “toplum yararı” ve “kamu yararı” kavramları arasındaki anlam farkını açıklamak olanağını elde etmemiştir. Öğreti ise arayış içindedir. Özel hukukçular toplum yararının mülkiyet hakkının kullanılması için kamusal bir sınır niteliğinde olduğunu kabul etmekle beraber, kavramın açıklanmasını kamu hukukçularına bırakmış görünüyorlar. Kamu hukukçuları ise özel mülkiyeti, özel hukuk kurumu saydıklarından olacak,
bu kavramı oluşturan toplum yararı üzerinde duruyorlar. Daha çok eğilimleri, “toplum yararı” ile “kamu yararı” kavramlarını eşanlamlı kabul etmek. İçlerinden sadece sayın Prof. Dr. Tunaya (Siyasi Müesseseler ve Anayasa Hukuku İkinci Baskı, 1969, s. 333-341), yaratılan kavram karışıklığına karşı, her iki kavram arasındaki anlam farkını ortaya koymaya çalışarak üyesi bulunduğu Kurucu Meclisi savunuyor.
Uygulama ise, toplum yararı kavramının, kamu yararı ile eşanlamda kullanıldığını ispatlamaya çalışıyor. Bu çabanın amacı, kuşkusuz Anayasa’nm yeni özel mülkiyet anlayışını saptırmaktır. Çünkü Anayasa özel mülkiyet kavramına “hakkın toplum yararına kullanılmasını” sokarak, mülkiyetin niteliğini değiştirmiştir. Mülkiyete toplumsal bir kapsam kazandırmıştır. Özel mülkiyet anlayışındaki bu değişiklik, doğal olarak ekonomik ilişkileri değiştirecek, yeni bir sosyal ve siyasal düzenin nedeni olacaktır. Bu ise eski düzeni sürdürmek isteyenler için benimsenecek bir durum değildir.
Kanımca bu iki kamu hukuku kavramı arasında fark vardır. Bu farkı iki noktada saptamak mümkündür:
1. Toplum yararı ve kamu yararı kavramları Anayasa’da farklı amaçlar için kullanılmıştır.
Anayasa “toplum yararı”nı özel mülkiyetin kapsamını oluşturan yetkilerin kullanılma amacını saptayan bir ölçü olarak kullanmaktadır (AY. 36/son). “Kamu yararı”nı ise
mülkiyet hakkının sınırlarının belli edilmesinde ve hakkın özüne müdahaled bir ölçü olarak kullanıyor (AY. 38). Anayasa ve yasalar mülkiyet hakkının yatay ve dikey sınırlamasında, kamulaştırmada “kamu yararı” gereğini ararken, “toplum yararı” gereğinden söz etmemektedirler. Anayasa’nm kavramları ayrı ayrı amaçlar için kullanmasını bir rastlantı sayamayız.
2. Toplum yararı ve kamu yararı kavramları arasında anlam bakımından fark vardır.
Kamu yararı kurulu düzenin korunmasındaki çıkardır. Kurulu düzen özel mülkiyete dayanıyorsa, bu takdirde “kamu yararı”, özel mülkiyetin korunmasındaki çıkar anlamına gelir. Böylece de sonuçta kamu yararı, bireyin çıkarı ile özdeşleşir. Bu nedenledir ki “kamu yararı” kavramı özel mülkiyet kadar eskidir.
Toplum yararı ise kurulu düzenin niteliğidir. Ülkede yaşayan tüm insanların ortak çıkarlarını ifade eder. Bir ülkedeki düzenin toplum yararına olması zorunlu değildir. Düzenin, ortak çıkarı koruyucu niteliği bir alt ya,pı sorunudur. Daha doğrusu alt yapıyı oluşturan mülkiyet anlayışına bağlıdır. Bu nedenle özel mülkiyetin salt bireysel olduğu bir ülkede, düzen toplum yararına olmaz. Ama böyle bir düzende kamu yararı gereği sınırlamalar vardır. Şu halde toplum yararı alt yapıyı koruyucu değil, onu oluşturan bir kavramdır.
Toplum yararına bir düzenin gerçekleştirilmesi de kamu yararı gereğidir. Ancak böyle bir düzende alınacak her tedbir kamu yararı gereği
olduğu halde toplum yararına olmayabilir. Örneğin, oto park yeri olarak bir yerin kamulaştırılması kamu yararı gereği sayılır. Fakat burada “toplum yararı” gereği bir işlem yoktur. Park yeri özel oto sahipleri için, özel mülkiyeti koruyucu bir olanaktır. Buna karşılık arsa üzerinde yapılacak yapının sosyal konut tipinde olmasını emreden bir yasa hükmü, toplum yararınadır..
III. TOPLUM YARARI KAVRAMININ ÖNEMİ
Anayasa’da mülkiyet hakkının kullanılmasının “toplum yararı” amacı ile sınırlanması devlete imar hukuku bakımından yeni olanaklar sağlamıştır. Bir defa mülkiyetin toplumsallaştırılması devlete, karşılık ödemeksizin mülkiyet hakkı sahiplerini haklarını toplum yararına kullanmaya zorlamak olanağı vermiştir. Bir yerleşme ve beslenme sorununun bulunduğu ülkemizde artık devlet çiftçiyi toprağını işlemeye zorlayabilecektir. Konut sorununu çözmek için, arsalarını boş bırakan malikleri imar planlarına uygun bir biçimde arsaları üzerinde bina yapmaya mecbur edebilecektir. Bu anayasal zorunluğa uymayan kişilerin toprak üzerindeki mülkiyet haklarına karşılık ödemeksizin son verebilecektir. Beslenme sorununun bulunduğu bir ülkede tarım toprağımn boş bırakılması, konut sorunu bulunan bir ülkede kent toprağının arsa olarak elde tutulması mülkiyet hakkının “toplum yararına aykırı” kullanılmasıdır.
Mülkiyet hakkının toplum yararına kullanılması zorunluğu devlete hakkın kullanılmasının toplum yararına olmasını sağlayacak düzenlemeleri getirmek olanağı da vermiştir. Böylece arsasına bina yapmak isteyen malike, sosyal konut ölçülerine uygun bir bina yapmayı kabul etmesi halinde izin verebilecektir. Arsasına fabrika kurmak isteyen kişiden, binanın belli niteliklere sahip olması yanında, işçilerin sağlık, beslenme ve konut sorunlarını çözecek tedbirleri getirmesini de isteyebilecektir.
Anayasa’nın özel mülkiyet kavramının niteliğine getirdiği yeniliğin özellikle gelişmekte olan ülkemizin toplumsal sorunlarının çözüme bağlanmasında önemi büyüktür. Değişiklik devleti güçlendirmiştir. Devletin fiili durumların yarattığı sorunları çözüme bağlamada karşılaştığı parasal güçlük düşünülürse bu güçlenmenin önemi kolayca kabul edilir.

ODTÜ’de bir gün

Sabah erkenden Ali ile Devrim Stadına yuruyuse gittik. Yuruyenler bilir bir kac ay oncesine kadar zemin tugla tozu kapliydi, ustumuz basimiz kirmizi donerdik. Hele de yagmur yagmaya görsun yurumek mumkun olmazdi. Simdi harika bir “tartan” pistimiz var,
tum emegi gecenlere yuzlerce tesekkurler, hafif bir lastik kokusu var ama kullandikca ve zamanla azalacak. Bunca sene sonra yapılan bu piste iyi bakmak hepimizin gorevi. Stada gelenlerin bazilari boş su siselerini, atıklarini birakip gidiyor. Hele de spor amacli bir mekanda sigara izmaritleri gormek beni uzdu. Tabii tribünlerdeki oturma alanını geceleri ‘Devrim Bara’ ceviren gencler içkileri bitince boş icki siselerine sahip ciksalar ne iyi olur.
Daha sonra sabah universiteye yururken kırmızı, harika bir hatmi cicegiyle karsilastim. Ne kadar dayanıklı ve uretken bir cicek hatmi. İki dalı uzerinde onlarca tohum öbegi ve her birinin icinde cok sayida tohum. Yani bir hatminin binlerce hatmi üretme potansiyeli var.Hatmi ciceginin yararlari say say bitmiyor, akneden, kuru oksuruge, hatta ülsere kadar yararlari var. Tabii guzelliği de cabasi. ne kadar şansliyiz.
Hatminin bir kac metre ilerisinde kup kuru bir sedir ağacı. “Agaclar ayakta ölür” deyimini animsatti, cevresinde her sey yem yesil ama o kup kuru. Biraz otesinde kocamis ve kıpırdayamayan ama lojmanlarda oturanların baktigi iri kopegi aradi gozlerim ama goremedim.
Carsının onundeki alanda bir minikle birbirimize el salladik. Onun epey uzagından geciyordum ama fark etti, gülerek el salladi. Bebekler ne kadar duyarli ve önyargısız diye dusundum.
Yol boyu Erdal Atabek’in “Alısılmıs caresizlik” yazisini dusundum. Darwinden yola cikarak uyum saglamak, alışmak sozcugunu irdelemis. Neye uyum saglayıp alıstıgımızın onemli oldugunu vurguluyor. Yanında işlenen suçlari görmezden gelip yürüyenler, haksızlıklara alışanlar, kötülüklere uyum sağlayanlar…
“Martin Seligman 1965 yılında “Öğrenilmiş Çaresizlik” kavramını açıklamış. Bir canlının yapmak istediğini tekrar tekrar deneyip yapamayacağını anlayınca içine düştüğü durum diye açıklıyor. Atabek “Alışılmış Çaresizlik bundan da beter” diye devam ediyor. Canlı, öğrendiği çaresizliğe alışıyor, artık onu değiştirmeyi bile düşünmüyor, düşünenlere de kızıyor. Alışılmış çaresizlik artık bir yaşama biçimi oluyor, bunun dışına çıkmaya çalışanlar aykırıkişilik, uyumsuz, huzur bozucu kabul ediliyor.
Toplumumuz şimdi bu durumda…”
———————————————–
Peki ama bu aşılamaz mı? Pekala aşılır. Stadyumun dışında bir kaç ağaç var, öyleki dalları stadyumun etrafina çekilen çitlerin arasından geçirip, hatta bu çitleri de sarmalayarak içeriye girmeyi başarmışlar. Burada çit var durayım dememişler.
Farkına varılırsa ve istenirse, kararlılıkla ve biraz gayretle aşılmayacak şey yok. Yeterki isteyelim ve çaba sarf edelim. Tabii bunu başarmanın sonsuz sayıda farklı yolu olduğunu da unutmayalım. Tek stratejiye tutunduğumuzda bu strateji çalışmadığı durumda işe yaramıyor. Ancak bu stratejiyi bırakabildiğimizde başka yollari fark edebiliyoruz.
Hayat böyle işte..
Yeni yollar yeni çözümler…

Sürdürülebilir Ulaşım

Merhabalar

Basında yer alan ODTU’den gececek 3. Yol haberine uzulup kizmadim desem yalan olur.
Ama yol yapmaya baslayınca sonu gelmez, yol demek trafik demek, kirlilik demek, iklim demek
Habere gore yeni yol da yeni rektoru bekliyormus!!!!
Tabii trafikte sadece yol yapimi yetmez, arkasından park yeri, arac bakımı, petrol kullanımı, …
Neyse ne yapacaktik “mevcut gercekle kavga ederek onu degistirmeye calismayip,
onu gecersiz kılacak daha guzel, surdurulebilir, doga dostu yeni alternatifler uretecektik !!!!(Buckminster Fuller’den degistirerek).
Boyle yapınca bir de bakmısız ki ne bu kadar yola ihtiyac var, ne bu kadar park yerine. Tabii arac bakımı, petrol kullanımından sera gazları salımı, gurultu kırliliği vs.cok cok azalmis, biz daha cok yurumeye baslamısız, daha sosyal ve paylasımcı olmusuz……
Bir cirpida ulasim icin aklıma gelen bir kac ornek yazıverecegim. bunlar bilinen seyler ama bizde pek de yogun kullanılmıyor.
1. Araba paylasimi- ( car sharing) aynı arabaya 4-8 kisi sahip oluyor ( tabii yakıt, bakım, muayene falan da paylasiliyor- eger cok kisiyi icerecek coklu arac kullanımı uzerinden olacaksa bazilarının isi bile olabiliyor. Sonucta 4-8 araba yerine tek arabayla aynı ulasım saglanıyor. ( ideal kac kisi- kac araba bunlar sanırım calisilmıstır, ben sayıları sadece ornek verdim).
2. Yolculuk paylasımi- ( Car Pooling)- Aynı guzergahı kullanan kisilerin tek tek arabayla gelmek yerine donusumlu/ ya da bir kisinin aracıyla yolculuk paylasımı- Tabii masrafları paylasmak kosuluyla. Sanırım bu en kolay bolum bazında orgutlenebilir ( Apartman, site, mahalle bazında da orgutlenebilir). Bir araya gelip bir program yapılsa hemen baslayıverecek bir sey. Bu da trafikteki arac sayısını yariya, hatta dorte bire indirecek bir uygulama. Hem de sosyallesme aracı.
3. Kitle tasıma aracları- Belediyenin ana sorumluluklarından birisi vatandaslara saglıklı, ucuz tasıma saglamak. Metro yetersiz, baglantılar cok zayıf, sinyalizasyon eksik.  Pek cok otobus hatti metro nedeniyle iptal edildi. Oysa pek cok gelismis avrupa ulkesinde
tren, metro, otobus entegre ve en fazla 10 dakika icinde baglantınız geliveriyor. bizde yer yer otobus baglantısı var ama yeterince sık degil, kullanıslı olmuyor. universitede pek cok yonde otostop kullanılıyor ki bu da zorunlu yol paylasımı oluyor. Bizim ogrenciligimizde biz ogrenciler bile evimize yakın yerlerden universiteye, üniversiteden semtlerimize servislerle tasınırdık. Ögrencilerin sabah 8.40 derslerine yetismeleri gercekten cok zor. Aksam evlerine gitmeleri de o derece zor. Yuzuncuyıldan bile ogrenciler cok zorla gelebiliyorlar.
4. Elektrikli araclar- Pek cok alanda önculuk yapan universitemiz hic degil ic ulasimda, ic ring, kapı, yuzuncu yıl elektrikli araclardan yararlanabilir. Bir arkadasim dile getirdi, yurt disinda bu tur yakın mesafe soforlugunu ögrenciler yapiyor. Mezunlar Dernegimizde
yapılan bir toplantıya katılmıstım mezunlarımız arasında yeterince kisi elektrikli arac isiyle ugrasıyor ve seve seve boyle projelere destek vereceklerini soylediler. Baslangıcta 3-4 aracla baslanır, sonra sayı artırılabilir…
5. Pek cok yerde yaygın kullanılan bisiklet kiralanması, kimlikle duraklardan alınan bisikletler yerleskede belli noktalara teslim edilir karsiliginda cuzi bir miktar odenir (bakım vs ve daha özenli kullanımları icin) A1 kapısından yapılan arac yoluna paralel yol
gelistirilip A1- rektörluk seferleri baslatılır, zaman icinde tum yerleskeye yayilir…ODTU KKK’da epeydir uygulanıyor.
(Bir zamanlar Ogretim Elemanları Dernegimizin Yaya ve Bisikletli ulasım Proje yarisması olmustu. Bisiklet Firmaları bisiklet hediye etti katılan ogrencilere. Bu kapsamda Cankaya belediyesiyle de Yerleskeye kadar olan baglantı konusu gorusulmustu. O gunden gunumuze ne kadar yol aldik? pek de degil sanırım. Ama bu calisma baz alınıp gelistirilebilir.)
6. Yaya olarak yerleske ulasimi yogun araba trafigi olmasa o kadar keyifli olacak ki. Simdi Egzos, gurultu yogun trafik nedeniyle cok da saglikli gelmiyor.
7. Senede birden basliyarak aracsiz ODTU gunleri tabii daha sonra tumuyle aracsız ODTU. Bu hayal degil gecenlerde bir Alman konugumuz avrupada ozel araba trafiginin yasak oldugu cok sayıda universite sayıverdi. Acil araclar disinda aracsız bir ODTU hayal degil…
Bu liste uzar gider . Ben bunları ODTU icin hayal ettim ama pek cogu mahalle bazında da ele alınıp uygulanabilecek calismalar. Ozellikle Cigdem Mahallesi gibi cok orgutlu, harika calismaların oldugu bir dernegi olan, cok sayıda ODTU’luye ev sahipligi yapan bir semtte hemen oluverir gibi geliyor.
Is öncülere duser…
Bir yerden baslamak lazım…..

Yaşamı Sürdürmek Üzerine

Her şey seçimlerle başladı. Keşke seçim falan olmasaydı.

Bombalar, bombalar ve ölen yüzlerce insan yaralanan binlercesi.

Esas olan yaşamın sürdürülebilirliği olmalı. Gerisi boş.

Şöyle bir düşünüyorum da bir yakınını kaybeden, ya da yakını yaralanan

bir kişiye dünyaları verseniz hiç önemi yok. Sevdiklerimiz, hele de

çocuklarımız bizim için çok değerli. Bir kaç sene çnce ODTÜ den mezun bir gencimiz karakolda gördüğü muameleyi kaldıramamış, bunalıma girip intihar etmişti. ODTÜ mezunu

anneciği de bu duruma dayanamadı, çektiği acı öyle büyük olmalı ki

bir süre sonra o da intihar etti. Ne kadar yazık. Onur Yaser Can anısına

barakanın önünde dikilen bir çam ağacı var. Önünden her geçtiğimde bu ana oğulu

hatırlarım ve ah keşke geçmişe dönebilsek ve bu olayı engelleyebilseydik diye düşünürüm.

Heyhat bu mümkün değil. Bu gence karakolda eziyet eden görevliler bu olaydan sonra ne düşündüler diye de merak etmişimdir. Onların da çocukları var mı?

Öncelik yaşatmak, yaşamın sürdürülmesi olmalı.

 

13 Mart Pazar akşamı Ankara’da bir canlı bomba olayına daha tanık olduk.

Ankara’da  5 ayda üçüncü bomba olayı. Ekim, Şubat ve Mart. Ne acılar, 170 civarında ölüm ve takip edemediğimiz yüzlerce yaralı. Her şeyin anlamını yitirdiği bir noktadayız. Ümitler

tükendi, endişeler tavan yaptı. Artık her an gittiğimiz yerlere bile gidemez olduk.

Bu son bomba olayında ODTÜ’den iki öğrencimizi yitirdik. Genç iki canlı bomba

en başta kendileri öldüler, ama 35 cana da kıydılar. Bu nasıl bir şey anlamak

mümkün değil. ODTÜ’lü gençlerden birisi Hazırlıkta okuyan Elektrik Mühendisliği

öğrencisi Ozancan, diğeri Metallürji Mühendisliği birinci sınıf öğrencisi Berkay.

Canlar gitti ve anne, baba ve kardeşlerin yaşam sevinçleri de kalmadı. Vakitsiz

ölen her genç aslında bir ocağın sönmesi demek. Ne çok gencimizi kaybettik

onlarca senede. Bu gençleri yaşatabilmeyi beceremezmiydik! Onlar gitti

ama geride milyonlarca gencimiz var. Enerjimizin ve çabalarımızın

hiç değil bir kısmını bu gençlerin yaşamaları için ayırmalıyız.

Esas olan yaşamın, yaşamların sürdürülebilmesi!

 

 

 

E. F. Schumacher-Küçük Güzeldir

Fritz Schumacher Küçük Güzeldir kitabını 1973’de yazmış. Bu kitap geçen yüzyılın

en etkili kitaplarından olmuş. Schumacher 20 sene kadar İngiltere’de kömür kurumunun

başında çalışmış. Hindistan, Burma gibi ülkeleri ziyaret etmiş ve epey etkilenmiş.

İnsanin dikkate alındığı, önemsendiği bir ekonominin mümkün olduğuna canı gönülden

inanmış. Kitabın yayımlanmasından sonra Amerika’nın bir kıyısından ötekine konferanslar

verip başka bir ekonominin mümkün olduğunu anlatmaya çalışmış ama İsviçre’de bir

konferans dönüşü beklenmeyen bir şekilde aramızdan ayrılmış.

Onun ölümünden sonra adına merkezler kurulmuş, 1992 yılında İngiltere’de

Satish Kumar’ın öncülüğünde Schumacher College başlatılmış. Bu yaz İskoçya’da ki

Findhorn Ekoköyü’nde yapılan GEN-Global Ecovillage Network toplantısının ardından

Schumacher College gittik ve bir hafta kaldık. Kolejin binaları ve arazisi daha önce

kırsal kalkınma konusuna kendisini adamış zengin bir aileninmiş.

Schumacher College ile ilgili daha sonra daha geniş yazmaya çalışacağım. Ancak burası  öncülüğünü

Rob Hopkins’in yaptığı ‘Transition Town’ hareketinin başladığı yerlerden Totnes’e çok yakın.

Biz bir öğleden sonra bir rehber eşliğinde bir Transition Town turu aldık. Harika şeyler yapıyorlari

Eh darısı bizlere. Sakin şehirlerden sonra Geçiş-Dönüşüm Kasabaları bize yakışır. Bu hareketin çıkış

noktası petrol üretiminde zirveye ulaşması ve bunun sonucunda ortaya çıkan sera gazlarıyla iklimi

değiştirmesiyle başa çıkabilmek. Keşke bu hareket hızla yayılsa ve insanlar bu çılgın tüketim, kirlilik,

kaynakların yok edilmesi,  canlı türlerinin ortadan kaldırılması gibi felaketlere son verebilse.

İşin özü çalışmak, çoook çalışmak, sistemli çalışmaktan geçiyor.

inci

Ekonomi, Doğa ve İnsan İlişkileri Üzerine

Yıllar sonra bloğa yeniden merhaba! 2015 yılında bende burada bir şeyler karalamaya karar verdim. Umarım burada yazılanlar birilerinin yaşamlarına dokunur ve ışık tutar…

Son birkaç yıldır ekonomi, para, insan ilişkileri üzerine okumalar yapıyorum. Blog yazıları, kitaplar, arkadaş sohbetleri düşüncelerimi şekillendirmeye devam ediyor. Maalesef günümüzde para dünyanın merkezinde, bir çok değerlerin üstünde tutulan bir mesele. Şuanda paranın kişileri iktidar, güç sahibi yaptığını, bir insanın parayla saygınlığının arttığını, toplum üzerinde gücünü, baskısını artırdığını biliyoruz. Tabi bütün bunlar toplumda insan ilişkilerini, insan-doğa ilişkisini mekanikleştiriyor, yürekten alıp verme değil de sayılarla alıp verme üzerine bir kurulu düzen içerisinde yaşamaya devam ediyoruz. Örneğin, bir gıdayı satın alırken sorduğumuz tek şey fiyatı, ucuz mu değil mi? Acaba bu gıda nasıl üretildi? Nerede üretildi? Ne kadar yol katetti bize ulaşıncaya kadar? İnsana ve doğaya saygılı bir üretim aşamasından mı geçti? Üreticiler gerçekten hak ettiklerini kazanıyorlar mı? Yani aldığımız bir gıdanın arkasındaki öykü ne? Maalesef bunları sorgulamayı çoğu zaman unutuyoruz. Tabi burada insanı ilişkiler de kayboluyor yavaş yavaş. Üretici ve tüketici birbirini tanımıyor, o gıda bize ulaşıyor ya nereden, kimden, nasıl geldiğinin bir önemi yok.

Aslında bu insani ilişkileri kadim kültürlerde hala görebiliyoruz. Dün magma degisinde İsveçli antropolog Helena Hodgeberg’in bir yazısına rastladım. Kendisi yıllar önce doktora çalışması için Ladaklılarla yaşamış. Onların yaşamlarını yakından gözlemleme fırsatı bulmuş. Ladaklılar kendi ekonomik sistemlerini kurarak doğayla uyumlu, temel ihtiyaçlarını karşıladıkları bir yaşam sürdürüyorlarmış o zamanlar. Bu düzende insanlar arasında çatışma diye bir şey yokmuş. Kadın erkek arasında eşitsizlikte yokmuş. Ancak bir zaman sonra batı kültürü kalkınma vaadiyle Ladaklıların yaşamına girmiş. Bir süre sonra Ladaklı gençler sahip oldukları kültürden utanmaya, kültürlerini batı kültürüyle karşılaştırıp kendilerini geri kalmış olarak görmeye başlamışlar. Sonrası bilindik hikaye Ladaklılar köylerini terkedip şehirlerde fabrikalarda çalışmaya başlamışlar. Batılı kültürü zamanla bu yerel kadim kültürü tektipleştirip bir mono kültür yaratmış. Zamanla bir yer aidiyet duygusunu kaybeden Ladaklılar kendi kimliklerini tüketim kültürüyle bulmaya başlamışlar. Bütün bunlar toplumda şiddeti de artırmış. Helena Hodberg kadına yönelik şiddetin artışındaki nedeni de bu küresel ekonomik düzene bağlıyor!
Bu tıpkı doğal bir ekosisteme dışardan yabancı bir türün tanıştırılmasına benziyor. Yabancı tür geldikten sonra o ekosistem bütün denge alt üst oluyor. Yıllardır barış içerisinde yaşayan kadim kültürlerde küresel ekonomiler tarafından dejenere ediliyor. Bu insanlar zamanla sahip oldukları değerlerden utanarak, batı kültürünün janjanlı görüntüsüne aldanıp onlar gibi olmak istiyorlar ve kendilerini tüketim kültürünün içerisinde buluyorlar. Bu da zamanla insani ilişkileri bozuyor.

Gerçek zenginlik ne kadar çok paramızın olmasıyla değil, ne kadar temiz havaya, temiz suya, temiz, sağlıklı gıdaya ulaşabilmemiz, bir yerden bir yere bisikletle rahatlıkla gidebilmemiz, çocukların sokaklarda güvenle oynayabilmesi, insanların doğal alanlara kolaylıkla ulaşabilmesi, temiz, parasız su hakkımızın elimizden alınmaması ile ilgili…Gerçek zenginlik doğal, barış içinde, şiddetsiz yaşamdır. Yaşamın zenginleştiren öğelerdir bunlar.
Tarım öncesi yaşama baktığımızda yüz binlerce yıl insanlar bu şekilde yaşamlarını sürdürmüşler. Ama sonra bir anda unuttuk bütün bunları, kendi özümüzden uzaklaştık… Ne olduysa sahte bir zenginliğie aldandık, modern yaşam diye dayatılan şey böyle mi olmalı acaba? Yüzyıllık ağaçların kesilerek yolların yapılması mıydı modern yaşam? Yerel tohumların yok edilip, tarımın tektipleştirilmesi, çeşitliliğin azaltılması mıydı? Her gün onlarca türün yok olması mıydı, kendi ellerimizle 6. yok oluş sürecine girmek miydi modern yaşam? İnsanların artık birbirine ihtiyaç duymadığı, kalpten alıp vermek yerine her şeyin paraya döküldüğü bir yaşam mıydı? Bireyselleşmek miydi? Kolektif yaşam kültürüne ne oldu? Bilimin her şeyi en detayına kadar incelerken bütünü gözden kaçırması, doğanın döngüselliğini unutup her şeyi mekanik algılarla, çizgisel bir sistem olarak görmesi miydi? Bir de üstüne kadim kültürlerin yaşamlarını ilkel yaşam diye etiketlemek bizden önce yüz binlerce yıldır yaşayan bu kültürler yok saymak mıydı?

Acaba nerede yanıldık, nerede hata yaptık? Şuanda mutlu muyuz? Ekonomik büyümeyle mutluluğun doğru orantılı olmadığını bütün istatistikler gösteriyor (yine sayılarla ifade edersek!). Kendi doğamıza, özümüze aykırı, kendi keyfimiz için başka yaşamları yok eden bir yaşamı daha fazla sürdüremeyiz!

Artık uyanma vakti! Gerçekten bir bilinç devrimine ihtiyacımız var… Charles Eisentein’in dediği gibi bu farklı türden bir devrim olmalı. Bu devrimde savaş yok, savaşacak kötüler yok. Bu devrimde başkası yok. Herkesin kendi özgü bir uyanış çağrısı var.
Bu devrime sende kulak ver , hemen kendinden başlayarak. Çünkü sürdürülebilir bir gelecek böyle kurulacak!
Umutla, barışla

kaynakça: Magma Dergisi Şubat/Mart 2015

Surdurulebilirodtu’nün sürdürülebilirligi

2014 yılında bir kac kez bloga yazdim ama yayinlayamadim.

Bir süre ara verdim. 2015’de yeniden deniyorum.

Bu bloga keske daha cok kisi yazsa,

keske teknik oldugunu dusundugum bir nedenden yazilarimin yayimlanmasi

engellenmese,

Neyse bu blog cok önemli ve surdurulebilmeli diyerek basliyorum,

Sanirim zaman ve enerji de cok önemli. Yeterince enerji koyabilseydim bu sorunlar

asilabilirdi.

Niyet var yola devam. Bu arada neler neler oldu, oluyor,

Ama Buckminster Fuller’in sozu cok önemli.

Mevcut gerceği onunla mücadele ederek degistiremezsin,

Yeni bir model gelistir ki su an ki gecersiz kalsin, demis

ama sanirim sorun bu yeni modelin ne olacaginda.

Bulacagiz, üretecegiz, iyi örnekler yaratmak, olmak zorundayiz.

Gerçek hayatta boşluk yok. Mutlaka bir şeyler dolduruyor.

Esas olan iyi, güzel şeylerin doldurmasi.