Yeryüzündeki tüm haksızlıkların odağı, en çok ezilene, yani doğaya yapılan haksızlıktır. Bu haksızlığı ortadan kaldırmadan ne iklimi korumak, ne açlıkla mücadele etmek, ne de bir canlıyı kurtarmak mümkün olabilir. Hak parçalanmaz, bütündür.
Bir kış sabahı, Fas’ta, Atlas Okyanusu kıyısındayım. Denizden karaya doğru yürüyorum. Adımladığım yolda tek bir bitki yok. Her yer kum.
Derken, gözüme yeşil bir leke ilişiyor. Bir kum bitkisi. Karadaki hayatın ilk izi. Kumun içinden fışkıran deniz şebboyu, etli yaprakları ile bu tuzlu ve kuru dünyada yaşama tutunuyor. Başımı yerden kaldırıp ileri baktığımda önce şebboyların sıklaştığını, sonra aralarına başka bitkilerin karıştığını ve en arkada boylu çalıların uzandığını görüyorum. Ayağımın ucundaki küçük kum bitkisinin toprağı geliştirmesiyle, zaman içinde bulunduğum noktada da başka bitkiler ve sonra boylu çalılar yeşerecek, biliyorum.
O kum bitkisi ile karşılaştığım anda, dünyanın başka bir noktasında, Kopenhag’da 15 bin insan “dünyayı kurtarmak” niyetiyle bir araya geliyor. Amaçları, dünyanın ısınmasını iki derecede tutarak atmosferdeki karbondioksit “CO2″ oranını 1990′ların altında düşürmek. Bu hedefe ulaşabilmek için, yenilenebilir enerji gibi teknolojileri yaygınlaştırmak. Böylece, dünyanın daha fazla ısınmasına engel olmak.
Durup düşünüyorum. Atmosferdeki karbondioksit oranında 1990′a geri döner ve dünyanın ısınmasını iki derecede sabit tutarsak, dünya kurtulmuş olur mu? Ayağımın ucundaki o kum bitkisi, bu sorunun en doğru yanıtını veriyor.
Yanıt kesin ve net: Hayır. Çünkü dünyanın asıl derdi “CO2″ adlı molekül değil, insanın ele geçirme hırsı. Bu hırs, uzun yıllardır tıpkı atmosferdeki “CO2″ oranı gibi geometrik olarak artıyor ve insanın dünyadaki ayak izini büyütüyor. Çok yakın zamana kadar kendi kadim düzenini koruyan doğa; ormanlar, bozkırlar, akarsular, dağlar, kumsallar ve nihayetinde atmoster, adım adım insanın eline geçiyor.
Bu nedenle, ayağımın ucundaki şu kum bitkisi için “CO2″ oranının gelecekte 1990′ların altına düşmesinin hiçbir önemi yok. Çünkü o, gözümün sol ucunda silüeti giderek belirginleşen beton blokların gölgesi altında büyüyor. Onun için dünya, 20 yıl sonra değil, en çok bir yıl içinde yok olacak. Betondan yazlık evler, 1990′lardan çok önce bu kumsalı işgal etmeye başlamış. Adım adım, kumsalın tüm bakir noktalarına doğru ilerliyorlar. Bir yıl sonra buraya geldiğimde, bu bitkinin olduğu yerde bir beton yığınının yükseleceğini şimdiden görebiliyorum.
13 dakikada bir canlı türü yok oluyor
Yukarıdaki kısa hikaye, şu saniyede, ben bu satırları yazarken ve siz onları okurken dünyanın milyarlarca farklı noktasında tekrar ediyor. Bu nedenle, yaşadığımız dünyada her 13 dakikada bir canlı türünün nesli tükeniyor. Yaşam alanları hızla ele geçirilen sayısız canlının 20 yıl daha bekleme şansı yok. Onlar için felaket günü, bugün. Kökteki sorun ise atmosferin karbon emisyonu değil, insanlığın hırs emisyonu.
Yarım dünyaya daha ihtiyacımız var
Kopenhag tartışmaları her ne kadar sadece karbon emisyonu ve ticareti üzerinde odaklansa da, insanlığın hırs emisyonunu tam olarak ölçmenin başka bilimsel yolları var. Bu yöntemlerden belki de en önemlisi “doğada ayak izi” kavramı. “Doğadaki ayak izi” insanın sadece atmosterdeki değil, kara ve suda bıraktığı izleri de dikkate alıyor ve insanlığın yerküredeki toplam olumusuz etkisini küçültmesi gerektiğini belgeliyor. Doğadaki ayak izimiz, ormanlardan şehirlere kadar isanlığın tüm kullanım alanları dikkate alınarak ölçülüyor.
Bu kavramı dünyada ilk olarak ortaya atan Mathis Wackernagel’ın başkanı olduğu Küresel Ayakizi Platformu, içinde bulunduğumuz durum hakkında şu bilgileri veriyor: “En son veriler, insanlığın dünyanın sahip olduğundan yüzde 44 daha fazla doğal kaynak kullandığını ortaya koyuyor. Bu aşırı yük, insanlığın yaklaşık yarım dünyaya daha ihtiyacı olduğunu gösteriyor. ABD gibi ülkelerin ise açığı çok daha fazla. Eğer herkes ABD’deki gibi yaşasaydı, dört dünyaya daha ihtiyacımız olacaktı”.
Kaynak: Global Footprint Network
Türkiye’deki durum ise dünya ortalamasının biraz üstünde. Küresel Ayakizi Platformu’nun raporlarına göre Türkiye’de yaşayanlar “bir buçuk dünyadan fazla” bir alan kullanıyor. Başka bir değişle, eğer dünyada herkes bizim gibi yaşasaydı, iki dünyaya ancak sığacaktık. Oysa elimizde sadece bir dünya var.
Küresel Ayakizi Platformu’nun verdiği bilgilerin mesajı çok net: Dünya insana dar geliyor. Yerküreyi hak ettiğimizden daha çok kullanmanın bedelini henüz zengin toplumlar ödemese de, diğer canlılar ve fakir toplumlar çoktan ödemeye başladı bile. Dünyanın dört bir yanında nesli tükenen canlılar ve açlıktan ölen insanlar bu gerçeğin en somut kanıtları. Bu nedenle, faleket zengin toplumları vurana kadar beklemenin, ahlaki açıdan hiçbir dayanağı yok. Yenilebilir enerji başlığı altında üretilen çevreci teknolojilerin ise tek başına insanın dünyadaki ayak izini külçültemeyeceği kesin.
Çevreciliğin intiharı
Kopenhag’da dünyayı kurtarmak söylemiyle yola çıkan çevre hareketi, popüler olmanın bedelini kendi özünü yok ederek ödüyor. Kopenhag’ı kısa süreliğine birinci sayfalara taşırken, aslında intihar ediyor. Şu anda yaşadığımız felaket, henüz zengin toplumları vurmadığı için yarına mal ediliyor. Böylece, küresel çevre hareketi, doğaya ve fakir toplumlara yapılan haksızlığa göz yumarak büyüyor.
Günümüzün çevreci söylemleri, yeri bir yana bırakıp göğe odaklanıyor. Konuya ilgi duyan milyonlarca dünya vatandaşının dikkatini göğe ve geleceğe yöneltiyor. Böylece, yerküre kabuğunda şu anda olup biten felaketin önüne perde çekiyor. Sonucu, sorunmuş gibi gösteriyor ve insanlık için “karbondioksit” adında yeni bir düşman yaratıyor. Bunu yaparken, iklim değişikliğinin asıl nedeni olan topraktan kopuk şehir yaşamını, sorunun ta kendisini, özenle koruyor. Yerküre üzerindeki fiziki ayak izimizin hızla büyümesi karşısında tepkisiz kalıyor. Tüm alternatiflerini, dünyayı bu hale getiren küresel ekonominin kuralları içinde arıyor. Dünyayı yok eden ekonomik teoriye karşı, ayağa kalkmıyor. Tam tersine, onu destekliyor.
Ortaya atılan çözüm önerilerinin bir kısmı, sorunu çözmek şöyle dursun, doğanın yaralarını daha da derinleştiriyor. Örneğin, yenilenebilir enerji kaynağı olduğu iddia edilen baraj ve hidroelektrik santraller, suyun doğadaki döngüsünü yok ederek insanın doğadaki ayakizini daha da artırıyor.
Yaşadığımız çağın çevreci hareketi, bilerek veya bilmeyerek, doğanın yok oluşu karşısında her gün biraz daha sessizleşiyor. Kendi var oluş mücadelesini, doğanın önüne koyuyor. İşte tam da bu nedenle, kendi kendini yok ediyor, ancak bunu yaparken, yeni bir ticari alanın temellerini atıyor.
Karbon ticareti
Küresel çevre hareketi, tüm bunları yaparken “CO2 emisyonunu” doğaseverliğin tek kriteri olarak ilan etti. Böylece, doğanın canına okuyan devlet ve şirketlerin yörüngesine girdi. Eğer emisyonunuzu karbon ticareti marifetiyle dengeliyorsanız, sorun yok. Artık siz de çevrecisiniz. Bir yandan dünyanın yer altı ve yer üstü zenginliklerini kirletebilir, nehirleri ve ormanları yok edebilir, diğer yandan kendinizi çevreci ilan edebilirsiniz. Nasıl olsa gürültü ve patırtının içinde kimsenin sizi sorgulama şansı yok. The Economist dergisinin Kopenhag kapak konulu 5 Aralık 2009 sayısı, baraj ve nükleer santral inşa eden, su kaynaklarını sonuna kadar tüketen “düşük karbonlu” şirketlerin reklamlarıyla dolu.
Dünyanın en kirli ekonomilerinden birine sahip olan Çin ise 2020 yılına kadar karbon emisyonunu yüzde 40-45 oranında düşüreceğini söyledi ve Kopenhag’ın sıkı çevrecileri arasına katıldı. Karbon senaryosuna göre Çin’in bunu başarmak için kirli projelerinin tek birinden bile vazgeçmesi gerekli değil. Kopenhag’ın tartıştığı sahte çözümlerden birkaçını uygulaması yeterli. Bunu tüm seyirciler biliyor. Ancak çoğu sessiz kalıyor ve alkışlıyor. Çevreciliğin ölüm sahnesi?
Türkiye gündemi işgal eden Kopenhag tartışmaları içinde en anlamlı bireysel hareketi bana göre Greenpeace Akdeniz Direktörü Uygar Özesmi yaptı. İklim için oruç tutmaya başladı. Bunu yaparken, gelecek değil, bugün açlıktan ölen insanlar hakkında mesaj verdi. Hepimiz, haksızlıklar çağının ekmeğini yiyoruz. Bunu hatırlattı.
Doğa hakkı
Ayağımın altındaki küçük kum bitkisi, bir yandan sessizce onu yok edecek beton yığınlarını beklerken, diğer yandan bana gerçek çözümü fısıldıyor: İnsanlığın doğa hakkını tanıması. İnsan haklarını tanımakla evrenselleştiriği ahlaki değerleri, yaşayan tüm varlıklar ve gezegenin bütünüyle paylaşması. Böylece, birey, toplum ve diğer canlılar arasındaki parçalanmışlığa son vermesi. Çevreci hareketin, tümüyle intihar etmeden, enerjisini doğaya yapılan haksızlıkla mücadeleye odaklaması. Sokaklara bunun için dökülmesi.
Çünkü yeryüzündeki tüm haksızlıkların odağı, en çok ezilene, yani doğaya yapılan haksızlıktır. Bu haksızlığı ortadan kaldırmadan ne iklimi korumak, ne açlıkla mücadele etmek, ne de o kum bitkisini kurtarmak mümkün olabilir. Kadın, çocuk, azınlık, güçsüz, yetim, doğa veya o kum bitkisi. Hiç fark etmez. Hak parçalanmaz, bütündür.
14.12.2009
Güven Eken
Doğa Derneği Başkanı
guven.eken@dogadernegi.org