İlk ekolojik başkent

Umarım bu ekolojik başkent dünyadaki diğer illerede örnek olur, ve sürdürülebilir yaşama geçmenin zor olmadığını bize gösterir.
Güliz

İlk “Ekolojik başkent”
Stockholm AB Komisyonu tarafından 2010 yılının ekolojik başkenti seçildi.

Avrupa kamuoyu kültür başkentlerini duymaya alışmış olduğundan Stockholm’ün ekolojik başkent seçilişi medyada ve kamuoyunda yeterince yankı yaratmadı.

Oysa ekolojik başkentlik, hak ederek kazanılan bir unvan. Kültür başkenti unvanı gibi sırayla herkese dağıtılan bir mavi boncuk değil.

Günlük konuşma diliyle söylemek gerekirse, Stockholm ekolojik başkent ünvanını bileğinin hakkıyla kazandı. AB Komisyonu bir şehrin çevre dostu sayılabilmesi için ne gerekiyorsa Stockholm’de bulunduğunu saptadı. Ekolojik başkent seçiminde en önemli ölçü olarak atmosfere zararlı sera gazı salımının ne ölçüde azaltılmış olduğuna dikkat ediliyor.

Stockholm bu konuda çok başarılı ve dünyaya örnek gösteriliyor. 1990’dan bu yana fosil enerji kaynaklarını bırakıp adım adım yenilenebilir enerji kaynaklarına geçti.

Bu sayede sera gazı salımı Stockholm’de ülke ortalamasının yarısına düşürüldü. Stockholm’ün bu başarısı şu kıyaslama ile daha iyi anlaşılıyor:

ABD ve Avustralya’da atmosfere sera gazı salımı kişi başına yılda ortalama 20 ton, oysa bu miktar Stockholm’de 4 ton.

Peki Stockholm’de bu nasıl başarıldı ?

FOSİLDEN YENİLENEBİLİR KAYNAKLARA
1990’lı yıllarda çevre kirliliğinin insan hayatını ciddi şekilde tehdit ettiği belli olmuştu.

“Sürdürülebilir yaşam” kavramı da bu yıllarda gündemimize girdi. Bütün devletler değilse de, hümanist politik geleneği olan ülkeler, sürdürülebilir yaşam için ne yapılması gerektiği üzerine kafa yormaya, o yıllardan itibaren önlemler almaya başladılar.

İsveç bu ülkelerin başında gelenlerinden biriydi. Fosil enerji kaynaklarından vazgeçilip yenilenebilir enerji kaynaklarına geçilmesine karar verildi.

2050 yılında da fosil enerji kaynakları tamamen bırakılacaktı. Yeni yerleşim projeleri de sürdürülebilir yaşam anlayışına göre biçimlendi.

Stockholm’ün Hammarby Sjöstad semti bu anlayış temelinde inşa edildi. Eskiden bakımsız bir sanayi bölgesi olan bu semt, şimdi bütün dünyadan meraklıların ziyaret ettiği her şeyiyle ekolojik bir mahalle.

Bu mahallede ısınma ve aydınlanma için tamamen yenilenebilir enerji kaynakları kullanılmakta.

ATIKLARDAN ENERJİ ELDE EDİLİYOR
Hammarby Sjöstad’da yer altına tüm atıkların yeniden dönüşümünü sağlayan bir altyapı sistemi kuruldu. Organik çöplerin, kağıt cinsi maddelerin ve dönüşüme elverişsiz çöplerin toplandığı bölümler oluşturuldu.

Bütün bu çalışmalarda estetiğe de dikkat edildi. Zaten Mälaren gölüyle Baltık denizini bağlayan kanalın bir yakasına kurulan bu modern mahalleye geniş pencereli, geniş balkonlu ve teraslı evleriyle tam bir Akdenizi havası verildi.

Binaların yanısıra yapay kanalların üstünden geçen küçük köprüler ve belirli noktalara yerleştirilen heykellerle çevre estetiğine de özen gösterildi.

O kadar ki evlerin önünde çöp kutusu yerine geçen silindir metal kutular bile ilk bakışta modern heykel hissi yaratabiliyor. Oysa kapakları farklı renkte olan bu silindir kutular çöplerin baştan itibaren ayrılmasına yarıyor ve günde iki kez hava basıncı sistemiyle yeraltındaki boru sistemine boşaltılıyor.

Organik çöpler gübre üretim merkezine gönderiliyor. Diğer çöpler de yakılarak imha ediliyor.

Ama bu yakma aşamasında elde edilen enerji, merkezi ısıtma sisteminde kullanılıyor. Atık sıvılardan ise arıtma tesislerinde biyogaz elde ediliyor.

Biyogaz evlerdeki ocaklarda ve belediye otobüslerinde kullanılıyor.

ÇEVRECİ YATIRIMLAR VE ÜLKE EKONOMİSİ
Çöplerden yararlanma konusunda örnek gösterilecek bir başka semt de Högdalen.

Hammarby Sjöstad ve Högdalen’deki gibi çevreci yatırımlarla Stockholm’ün sera gazı salımı ülke ortalamasının yarısına düşürüldü.

Avrupa’da ekolojik başkent projesi Stockholm gibi örneklerin özendirici olması için başlatıldı.

Geçen yıl yarışmaya 30’un üzerinde şehir katıldı. Stockholm Avrupa’nın ilk ekolojik başkenti ünvanını kazanırken, 2011 için de Hamburg seçildi.

Stockholm örneği, çevreci yatırımların hiç de zor olmadığını, uzun vadede de ülke ekonomisi için daha faydalı olduğunu gösteriyor. Zaten insan sağlığı ve sürdürülebilir yaşam için başka çare de yok.

Alışkanlıklarımız

Yaşamımızın pek çok alanında alışkanlıklarımızın etkileri var. İyi alışkanlıklar iyi de, kötü alışkanlıkları ne yapacağız? Kötü dediğimiz alışkanlıklarımızdan kurtulmak her zaman pek kolay olmayabiliyor. Bu konuda öğrencilerimle de paylaştığım kişisel bir örneğim var. İnsanlar 40′ lı yaşları geçince vucudun enerji gereksinimi azalıyor. Bunu göz önüne almazsak ve daha önceki gibi yiyip içmeyi sürdürürsek aldığımız bu fazla enerji yağa dönüştürülüp vücüdümuzda depolanıyor, adeta yapışıp kalıyor, şişmanlıyoruz. Ben de o yaşlarıma gelince gün boyu içtiğim çaylara koyduğum şekeri kesmenin iyi olacağını düşündüm. Kimbilir kaç bardak çay, ve ne kadar şeker kullanıyordum. Saymadım ama çok olmalıydı. Bu kararımdan sonra çaylarıma şeker koymamaya dikkat ettim. Fakat özellikle evde çay içerken, altı ay boyunca, hiç düşünmeden çay koyduğumda, elimi şekerliğe giderken yakaladım. Sonunda o alışkanlığımdan kurtulabildim. Bu nedenle sigara gibi ölümcül bir alışkanlıktan kurtulmakta zorlananları anlıyorum. Aslında kötü alışkanlıkları hiç edinmemek en iyisi galiba, ama onlardan kurtulmak için de farkındalık çok önemli sanırım. Belki basit bir değişiklik yardımcı olabilir. Şeker örneğinde şekerliğin yerini değiştirseydim belki de 6 aydan önce istemediğim bu alışkanlığımdan kurtulacaktım.

Bu örneği verme nedenim çevredeki çöplerle ilgiliydi. İnsanlar çöplerini neden çok rahatlıkla sokağa bırakırlar? Sigara yasağı çıktığından beri binaların giriş kapıları etrafı izmaritten geçilmiyor. Insanlar bu alışkanlıklarından nasıl kurtulabilirler? Bu sorunun cevabını bulmaya çalışıyorum. Galiba etrafı kirlettiklerinin farkında değiller. Ben sokağa atmamak için bazı ambalaj kağıtlarını, faturaları cebimde, çantamda taşıyorum. Sorunlardan biriside yeterince çöp kutusu olmaması. Ama atıkları azaltmak, atıkları toplamaktan daha öncelikli olduğuna göre yeterli çöp kutusu konulması atıkların azaltılmasına hizmet etmiyecek. Yine de insanlar çöpleri sağa sola atmayarak çevreyi kirletilmemiş olabilirler. Daha düşünce çok, bakalım nasıl işin içinden çıkabileceğim?

Düşüncelerinizi beklerim

STORY OF CAP&TRADE

Story of stuff’un yapımcısından yine etkileyici bir video daha.


Güliz

İklim değişikliğinin etkileri

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ HASTA EDİYOR!

İngiltere Uluslararası Kalkınma Ajansının bir araştırmasına göre, Kenya’nın Merkez Dağlık Bölgesi’nde yaşayan 4 milyon insan, iklim değişikliği nedeniyle sıtma olma riski taşıyor.

Kenya, zaten sıtma hastalığının yaşandığı bir ülke, bu nedenle deniz seviyesine yakın yaşayanların bağışıklıkları var.

Ancak küresel ısınma nedeniyle hastalığı taşıyan sivrisinekler, daha yüksek rakımlarda da yaşayabiliyorlar. Böylece, dağdaki köylerde yaşayıp hastalığa karşı bağışıklık geliştirmemiş insanlar da sıtmaya yakalanmaya başladılar.

Bölgede ortalama sıcaklıklar 1989′da 17 dereceyken, 2009′da, yani yalnızca 20 yıl sonra 19 dereceye yükselmiş durumda

Sıtma hastalığı taşıyan sinekler ise, 18 derecenin üstünde hayatta kalabiliyorlar. Kenya’daki bu ani değişim, yakın gelecekte yaşayabileceklerimizin sadece küçük bir örneği…

Bez torba

Ordu’da naylon poşet yok”
Ordu Valiliği, doğaya zarar veren naylon poşetlerin kullanılmaması için bir kampanya başlattı.
Kampanya çerçevesinde vatandaşlara bez torba dağıtıldı.

Alışveriş sırasında elinize tutuşturulan naylon poşetler, denizdeki canlıları zehirliyor, içme suyumuzu tüketiyor…
Güncelleme: 09:03 TSİ 29 Aralık. 2009 Salı
Ordu’da Valilik ile üniversitenin ortaklaşa yürüttüğü kampanyanın amacı çevreye zararlı maddelerin kullanımının azaltılması.

Kampanyayla bez torbaların kullanımını artırmak hedefleniyor. Çünkü bez torbalar doğaya çok daha az zarar veriyor.

Vatandaşlara bu çerçevede bez torba dağıtıldı.

Çocukluğum ve Obezite

Bu hafta vermekte olduğum Beslenme Kimyası dersimde öğrencilerimin sunumları vardı. Bir öğrencim yetişkinlerde ve çocuklarda obezite-aşırı şişmanlık konusunu anlattı. Verilerin çoğu ABD’den. Seneler içinde Amerika’nın aşırı şişman ve şişman haritası genişlemiş, bütün Amerikaya yayılmış. Oran her yıl inanılmaz boyutta artmış.

Maalesef bizde pek çok konuda istatistik zayıf, haritamız pek çok konuda veri olmadığından bembeyaz. Şüphesiz bizde de şişmanlık ta, aşırı şişmanlık ta hızla artıyor. Öğrencim sunumunda şişmanlığın önlenmesi için yapılacakları sıraladı. O bunları anlatırken ben bizim çocukluğumuzu düşündüm ve aklıma gelenleri öğrencilerimle paylaştım.
Çocukluğumuzda havalar güzel olduğunda eve girmezdik, mahallede ip atlar, top oynar, varsa bisiklete biner, çizgiler çizip atlar, uçurtmalar yapıp uçururduk. Daha onlarca oyunla günler yetmez geceleri de saklambaçla devam ederdik. Biz çocukken margarin yoktu. Çikolatayı bazılarımız bayramdan bayrama görürdü. Şekerli içecekler yerine ayran, limonata, bolca su içerdik. Fast food, hamburger bilinmezdi. Böcek ilacı, hormon kullanılmazdı. Sahi televizyon da izlemezdik, çünkü TV yoktu. Onun yerine sinemaya, tiyatroya gider, bolca radyo dinlerdik. Bilgisayar duyulmamıştı bile. Çok sayıda arkadaşımız, elimizden bırakmadan okuduğumuz, arkdaşlarımızla değiş-tokuş yaptığımız kitaplarımız vardı. Cep telefonu, internet yoktu. Biz arkadaşlarımızla yüz yüze konuşur, uzaktakilerle mektuplaşırdık. Bayram ve yılbaşlarında Kızılay renk renk tebrik kartlarıyla dolup taşardı. Depresyon sözcüğünü üniversiteyi bitirdikten çook sonra duydum.

Peki ya şimdi o zaman olanların hiç biri kalmadı, ama o zaman olamayan pek çok şey doldurdu her yeri. Bisikletin yerini araba aldı. Oyun oynayacak sokaklar artık yok. Fast food, şekerli-gazlı içecekler, her şeyde şeker, bol çikolata, TV izleme, bilgisayar önünde geçen saatler, cep telefonuyla mesajlaşma, konuşma….
ve bolca depresyon var.

Çözüm ortada, bizim yaşadıklarımızı sizlere aktarmamız gerek ki bir hafıza oluşşun.

Herkese çok güzel, sağlıklı ve sürdürülebilir bir 2010 dileklerimle…

inci

Çevreci İntihar

Yeryüzündeki tüm haksızlıkların odağı, en çok ezilene, yani doğaya yapılan haksızlıktır. Bu haksızlığı ortadan kaldırmadan ne iklimi korumak, ne açlıkla mücadele etmek, ne de bir canlıyı kurtarmak mümkün olabilir. Hak parçalanmaz, bütündür.

Bir kış sabahı, Fas’ta, Atlas Okyanusu kıyısındayım. Denizden karaya doğru yürüyorum. Adımladığım yolda tek bir bitki yok. Her yer kum.

Derken, gözüme yeşil bir leke ilişiyor. Bir kum bitkisi. Karadaki hayatın ilk izi. Kumun içinden fışkıran deniz şebboyu, etli yaprakları ile bu tuzlu ve kuru dünyada yaşama tutunuyor. Başımı yerden kaldırıp ileri baktığımda önce şebboyların sıklaştığını, sonra aralarına başka bitkilerin karıştığını ve en arkada boylu çalıların uzandığını görüyorum. Ayağımın ucundaki küçük kum bitkisinin toprağı geliştirmesiyle, zaman içinde bulunduğum noktada da başka bitkiler ve sonra boylu çalılar yeşerecek, biliyorum.

O kum bitkisi ile karşılaştığım anda, dünyanın başka bir noktasında, Kopenhag’da 15 bin insan “dünyayı kurtarmak” niyetiyle bir araya geliyor. Amaçları, dünyanın ısınmasını iki derecede tutarak atmosferdeki karbondioksit “CO2″ oranını 1990′ların altında düşürmek. Bu hedefe ulaşabilmek için, yenilenebilir enerji gibi teknolojileri yaygınlaştırmak. Böylece, dünyanın daha fazla ısınmasına engel olmak.

Durup düşünüyorum. Atmosferdeki karbondioksit oranında 1990′a geri döner ve dünyanın ısınmasını iki derecede sabit tutarsak, dünya kurtulmuş olur mu? Ayağımın ucundaki o kum bitkisi, bu sorunun en doğru yanıtını veriyor.

Yanıt kesin ve net: Hayır. Çünkü dünyanın asıl derdi “CO2″ adlı molekül değil, insanın ele geçirme hırsı. Bu hırs, uzun yıllardır tıpkı atmosferdeki “CO2″ oranı gibi geometrik olarak artıyor ve insanın dünyadaki ayak izini büyütüyor. Çok yakın zamana kadar kendi kadim düzenini koruyan doğa; ormanlar, bozkırlar, akarsular, dağlar, kumsallar ve nihayetinde atmoster, adım adım insanın eline geçiyor.

Bu nedenle, ayağımın ucundaki şu kum bitkisi için “CO2″ oranının gelecekte 1990′ların altına düşmesinin hiçbir önemi yok. Çünkü o, gözümün sol ucunda silüeti giderek belirginleşen beton blokların gölgesi altında büyüyor. Onun için dünya, 20 yıl sonra değil, en çok bir yıl içinde yok olacak. Betondan yazlık evler, 1990′lardan çok önce bu kumsalı işgal etmeye başlamış. Adım adım, kumsalın tüm bakir noktalarına doğru ilerliyorlar. Bir yıl sonra buraya geldiğimde, bu bitkinin olduğu yerde bir beton yığınının yükseleceğini şimdiden görebiliyorum.

13 dakikada bir canlı türü yok oluyor
Yukarıdaki kısa hikaye, şu saniyede, ben bu satırları yazarken ve siz onları okurken dünyanın milyarlarca farklı noktasında tekrar ediyor. Bu nedenle, yaşadığımız dünyada her 13 dakikada bir canlı türünün nesli tükeniyor. Yaşam alanları hızla ele geçirilen sayısız canlının 20 yıl daha bekleme şansı yok. Onlar için felaket günü, bugün. Kökteki sorun ise atmosferin karbon emisyonu değil, insanlığın hırs emisyonu.

Yarım dünyaya daha ihtiyacımız var
Kopenhag tartışmaları her ne kadar sadece karbon emisyonu ve ticareti üzerinde odaklansa da, insanlığın hırs emisyonunu tam olarak ölçmenin başka bilimsel yolları var. Bu yöntemlerden belki de en önemlisi “doğada ayak izi” kavramı. “Doğadaki ayak izi” insanın sadece atmosterdeki değil, kara ve suda bıraktığı izleri de dikkate alıyor ve insanlığın yerküredeki toplam olumusuz etkisini küçültmesi gerektiğini belgeliyor. Doğadaki ayak izimiz, ormanlardan şehirlere kadar isanlığın tüm kullanım alanları dikkate alınarak ölçülüyor.

Bu kavramı dünyada ilk olarak ortaya atan Mathis Wackernagel’ın başkanı olduğu Küresel Ayakizi Platformu, içinde bulunduğumuz durum hakkında şu bilgileri veriyor: “En son veriler, insanlığın dünyanın sahip olduğundan yüzde 44 daha fazla doğal kaynak kullandığını ortaya koyuyor. Bu aşırı yük, insanlığın yaklaşık yarım dünyaya daha ihtiyacı olduğunu gösteriyor. ABD gibi ülkelerin ise açığı çok daha fazla. Eğer herkes ABD’deki gibi yaşasaydı, dört dünyaya daha ihtiyacımız olacaktı”.

Kaynak: Global Footprint Network

Türkiye’deki durum ise dünya ortalamasının biraz üstünde. Küresel Ayakizi Platformu’nun raporlarına göre Türkiye’de yaşayanlar “bir buçuk dünyadan fazla” bir alan kullanıyor. Başka bir değişle, eğer dünyada herkes bizim gibi yaşasaydı, iki dünyaya ancak sığacaktık. Oysa elimizde sadece bir dünya var.

Küresel Ayakizi Platformu’nun verdiği bilgilerin mesajı çok net: Dünya insana dar geliyor. Yerküreyi hak ettiğimizden daha çok kullanmanın bedelini henüz zengin toplumlar ödemese de, diğer canlılar ve fakir toplumlar çoktan ödemeye başladı bile. Dünyanın dört bir yanında nesli tükenen canlılar ve açlıktan ölen insanlar bu gerçeğin en somut kanıtları. Bu nedenle, faleket zengin toplumları vurana kadar beklemenin, ahlaki açıdan hiçbir dayanağı yok. Yenilebilir enerji başlığı altında üretilen çevreci teknolojilerin ise tek başına insanın dünyadaki ayak izini külçültemeyeceği kesin.

Çevreciliğin intiharı
Kopenhag’da dünyayı kurtarmak söylemiyle yola çıkan çevre hareketi, popüler olmanın bedelini kendi özünü yok ederek ödüyor. Kopenhag’ı kısa süreliğine birinci sayfalara taşırken, aslında intihar ediyor. Şu anda yaşadığımız felaket, henüz zengin toplumları vurmadığı için yarına mal ediliyor. Böylece, küresel çevre hareketi, doğaya ve fakir toplumlara yapılan haksızlığa göz yumarak büyüyor.

Günümüzün çevreci söylemleri, yeri bir yana bırakıp göğe odaklanıyor. Konuya ilgi duyan milyonlarca dünya vatandaşının dikkatini göğe ve geleceğe yöneltiyor. Böylece, yerküre kabuğunda şu anda olup biten felaketin önüne perde çekiyor. Sonucu, sorunmuş gibi gösteriyor ve insanlık için “karbondioksit” adında yeni bir düşman yaratıyor. Bunu yaparken, iklim değişikliğinin asıl nedeni olan topraktan kopuk şehir yaşamını, sorunun ta kendisini, özenle koruyor. Yerküre üzerindeki fiziki ayak izimizin hızla büyümesi karşısında tepkisiz kalıyor. Tüm alternatiflerini, dünyayı bu hale getiren küresel ekonominin kuralları içinde arıyor. Dünyayı yok eden ekonomik teoriye karşı, ayağa kalkmıyor. Tam tersine, onu destekliyor.

Ortaya atılan çözüm önerilerinin bir kısmı, sorunu çözmek şöyle dursun, doğanın yaralarını daha da derinleştiriyor. Örneğin, yenilenebilir enerji kaynağı olduğu iddia edilen baraj ve hidroelektrik santraller, suyun doğadaki döngüsünü yok ederek insanın doğadaki ayakizini daha da artırıyor.

Yaşadığımız çağın çevreci hareketi, bilerek veya bilmeyerek, doğanın yok oluşu karşısında her gün biraz daha sessizleşiyor. Kendi var oluş mücadelesini, doğanın önüne koyuyor. İşte tam da bu nedenle, kendi kendini yok ediyor, ancak bunu yaparken, yeni bir ticari alanın temellerini atıyor.

Karbon ticareti
Küresel çevre hareketi, tüm bunları yaparken “CO2 emisyonunu” doğaseverliğin tek kriteri olarak ilan etti. Böylece, doğanın canına okuyan devlet ve şirketlerin yörüngesine girdi. Eğer emisyonunuzu karbon ticareti marifetiyle dengeliyorsanız, sorun yok. Artık siz de çevrecisiniz. Bir yandan dünyanın yer altı ve yer üstü zenginliklerini kirletebilir, nehirleri ve ormanları yok edebilir, diğer yandan kendinizi çevreci ilan edebilirsiniz. Nasıl olsa gürültü ve patırtının içinde kimsenin sizi sorgulama şansı yok. The Economist dergisinin Kopenhag kapak konulu 5 Aralık 2009 sayısı, baraj ve nükleer santral inşa eden, su kaynaklarını sonuna kadar tüketen “düşük karbonlu” şirketlerin reklamlarıyla dolu.

Dünyanın en kirli ekonomilerinden birine sahip olan Çin ise 2020 yılına kadar karbon emisyonunu yüzde 40-45 oranında düşüreceğini söyledi ve Kopenhag’ın sıkı çevrecileri arasına katıldı. Karbon senaryosuna göre Çin’in bunu başarmak için kirli projelerinin tek birinden bile vazgeçmesi gerekli değil. Kopenhag’ın tartıştığı sahte çözümlerden birkaçını uygulaması yeterli. Bunu tüm seyirciler biliyor. Ancak çoğu sessiz kalıyor ve alkışlıyor. Çevreciliğin ölüm sahnesi?

Türkiye gündemi işgal eden Kopenhag tartışmaları içinde en anlamlı bireysel hareketi bana göre Greenpeace Akdeniz Direktörü Uygar Özesmi yaptı. İklim için oruç tutmaya başladı. Bunu yaparken, gelecek değil, bugün açlıktan ölen insanlar hakkında mesaj verdi. Hepimiz, haksızlıklar çağının ekmeğini yiyoruz. Bunu hatırlattı.

Doğa hakkı
Ayağımın altındaki küçük kum bitkisi, bir yandan sessizce onu yok edecek beton yığınlarını beklerken, diğer yandan bana gerçek çözümü fısıldıyor: İnsanlığın doğa hakkını tanıması. İnsan haklarını tanımakla evrenselleştiriği ahlaki değerleri, yaşayan tüm varlıklar ve gezegenin bütünüyle paylaşması. Böylece, birey, toplum ve diğer canlılar arasındaki parçalanmışlığa son vermesi. Çevreci hareketin, tümüyle intihar etmeden, enerjisini doğaya yapılan haksızlıkla mücadeleye odaklaması. Sokaklara bunun için dökülmesi.

Çünkü yeryüzündeki tüm haksızlıkların odağı, en çok ezilene, yani doğaya yapılan haksızlıktır. Bu haksızlığı ortadan kaldırmadan ne iklimi korumak, ne açlıkla mücadele etmek, ne de o kum bitkisini kurtarmak mümkün olabilir. Kadın, çocuk, azınlık, güçsüz, yetim, doğa veya o kum bitkisi. Hiç fark etmez. Hak parçalanmaz, bütündür.

14.12.2009

Güven Eken
Doğa Derneği Başkanı
guven.eken@dogadernegi.org

Kopenhag’da neler oluyor?

Danimarka tarafsızlığını kaybetti: hükümsüzdür”
İklim Zirvesi’ni takip eden gençlerin kaleminden: “Medyaya sızan politik bildirge, nam-ı diğer “Danimarka Metni” iklim zirvesinin kapalı kapılar ardındaki yüzünü gösterdi ve şüpheci aktivistleri haklı çıkardı…”

İlişkili fotoğrafları göster

Cem Gündoğan-İklim için gençlik hareketi
ntvmsnbc
Güncelleme: 12:09 TSİ 14 Aralık. 2009 Pazartesi
Dedikodular gerçeğe dönüştü. Geçtiğimiz günlerde basına sızan ve Danimarka Hükümeti tarafından hazırlandığı kaydedilen “politik bildiri”, zengin ve gelişmiş ülkelerin Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi’nden kapsamlı ve hukuken bağlayıcı bir anlaşma değil politik vaatler içeren içi boş bir metinle eve dönmeye çalıştıklarının kanıtı oldu.

Özellikle Güney ülke delegelerinin ve sivil toplum temsilcilerinin tepkisini çeken metnin başlığı Kyoto Protokolü’nün altının oyulmaya çalışıldığını açıkça belirtiyordu: “Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi – Kopenhag Antlaşması”. Bu metin, Kyoto Protokolü’nün çizdiği “sanayileşmiş ülkeler ve diğerleri” sınırını yok sayıp yerine en az gelişmiş ülkeler haricindeki tüm ülkeler için yüzdeye dayalı salım azaltım hedefleri öngören bir yaklaşım öneriyor. Metin ayrıca, normalde Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında Ek-1 taraf ülkeleri dışındaki ülkelere sağlanması öngörülen finansal ve teknolojik yardım tedbirlerinin, yeni anlaşma ile birlikte ülkelerin kompleks salım izleme önkoşullarını sağladığı oranda bu tedbirlerden yararlanmasını öngörüyor. Hali hazırda oluşmuş müzakere bloklarının yeniden şekillenmesi ve zaten görece olarak zayıf olan az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin ellerinin daha da zayıflatılması ile sonuçlanabilecek bu süreç taraflardan sert tepkiler aldı.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Sekretaryası, bu metnin basına sızmasından doğabilecek güvenilirlik kaybını engellemek adına bir bildiri yayınladı. Sekretarya Başkanı Yvo de Boer, taslak metinin Danimarka Başbakanı tarafından sunulan bir karar önerisi olduğunu belirtti ve metnin müzakere sürecinde herhangi bir resmiyetinin bulunmadığını yineledi.

Haberin devamı ↓
——————————————————————————–
reklam

——————————————————————————–

Fakat taslak hakkındaki tüm bu açıklamalar, Güney ülkeleri delegelerinin kızgınlığını dindirmedi. G77 ve Çin müzakere bloğunun (132 ülkeyi temsil ediyor) Sudan’lı sözcüsü Lumumba Di-Aping, Danimarka Başbakanı Lars Lokke Rasmussen’in tarafsızlığını kaybettiğini ve dahası zengin ülkeleri koruma yanlısı olduğunu açıkça gösterdiğini söyledi. Bunun yanı sıra, “Pan Afrika İklim Adaleti İttifakı” üyelerinin sert protestosu müzakerelerin yapıldığı salonda yankılandı: “Sıcaklık artışını 2 derecede sınırlamak intihardır! Sadece bir Afrika var ve artış 1 derece ile sınırlanacak!”.

Metin hakkındaki eleştiriler yalnızca metnin içeriği ile ilgili değil hazırlanış yöntemi ile de ilgili. Kopenhag’da bir demokrasi açığı söz konusu. Taraflar Konferansı (COP) Sekretaryası, Birleşmiş Milletler karar alma mekanizmalarını by-pass etmekle suçlanıyor. Friends of the Earth (Dünya’nın Dostları) Malezya şubesi Onursal Sekreteri Meena Raman “Sızan Danimarka Metni, Birleşmiş Milletlerin demokrasi prensibini hiçe saymakla kalmayıp, müzakerelerin az kalsın sona ermesine neden olacaktı. Danimarka’lılar kapalı kapılar ardında birkaç seçilmiş ülke temsilcileri ile beraber bu metni hazırlarken, tüm dünyanın ev sahibi ülkeden beklentisinin tam tersini yaptılar.” şeklinde konuştu.

Eleştirilerin kesiştiği nokta iklim adaleti noktası. Müzakerelerin başlangıç noktasının gelişmiş ülkelerin tarihsel sorumluluklarının kabul ettiği nokta olması ve bu ülkelerin iklim değişikliğinden en az sorumlu fakat en fazla etkilenecek ülkelere karşı iklim borçlarını ödeyecek adımlar atması gerekliliğinin altı çiziliyor.

Türkiye’nin bu metin karşısındaki tavrına dair herhangi bir ipucu yok. Sessizce ölmeyeceğiz diyen ülke delegelerine karşılık sessizce bekleyen Türkiye tarafının rengini bakalım ne zaman görebileceğiz.

Bizler sürecin takipçisiyiz. Yüzbinler ile beraber…

Tasarruf

İki yıla yakın bir süredir TRT 1′de (93.3) her Perşembe 12 haberlerini takiben yayımlanan “Atık Servettir” programının danışmanlığını yapmaktayım. Program yapımcımız Banu Demir. Ankara’da olduğum sürece hemen programa katıldım. Programda 2-4 arasında konuğu stüdyoda, ve/veya telefonda konuk ediyoruz. Çok keyifli ve öğretici program.

Bugün ODTÜ Geliştirme Vakfı Özel İlköğretim Okulu Fen ve Teknoloji Zümre başkanı öğretmen ve 7.ci sınıftan 2 öğrenci konuğumuz oldu. ODTÜ Geliştirme Vakfı Okulu Türkiye’nin ilk Eko Okuluymuş. Okul geçen yıl “Sorumluluğu alıyorum” başlıklı projede enerji tasarrufu konusunda çalışma yapmaya karar vermişler. Tabii önce durum saptaması yaparak işe başlamışlar. İlk öğretim 6. sınıf öğrencileri okullarındaki ampulleri sayarak başlamışlar işe. 50 ampul, 500 ampül derken, okullarında 2000 ampül olduğu gerçeği çıkmış ortaya. Sonra da çözüm önerisi ve uygulama gelmiş. Bazı otellerde kapı anahtarı yerine kart kullanılıyor, aynı kartı odaya girince bir sokete sokuyorsunuz ve ancak o zaman odanın elektriğini devreye sokabiliyorsunuz. Okulda her sınıfa bir kart soketi yerleştirilmiş. Her gün de bir öğrenci kart sorumlusu oluyormuş, öğrenci okula gelince imzayla kartı alıyor ve sınıfını aydınlatıyor, gün boyu da takip ediyormuş. Öyleki artık teneffüslerde, yemek aralarında bile sınıflarda elektrikler kapatılıyormuş. Düşünsenize 2000 ampül az bir şey değil. Tabii öğrencilere çeşitli anketler uygulayarak, bu süreçten önce ve sonra elektrik tüketimi tesbitleriyle de proje desteklenmiş. Ama yaklaşık 500 öğrenci artık aydınlanma amaçlı elektrik kullanımımda çok bilinçliler. Öyleki programda ailelerinin, misafirlerin bu konuda dikkatsiz davranmalarından yakınıyorlardı. Bizim nesil çocuklarımıza bu bilinci vermeye çabalayıp durduk. Hep oğlum, kızım odadan, banyodan çıkarken elektriği kapat dedik. Ama artık işler tersine dönmüş, çocuklar ailelerini uyarıyorlar.

Son haftalarda iklim değişikliği konusunda o kadar iç karartıcı şeyler duyup izledim. Bunu yaparken doz iyi ayarlanmazsa çaresizliğe neden olabileceği endişeşini taşıyorum. “Sorun o kadar büyük ki, ben bir şey yapamam”. O nedenle gençlerin ve öğretmenlerinin bu çalışmaları bana çok moral verdi. Onlar bakın biz geleceğimiz için birşeyler yapıyoruz diyorlar ve yaşıtlarına, büyüklerine bir şeylerin yapılacağını, hatta bunu kendimizin yapabileceğini gösteriyorlar. Diğer okullara örnek olduklarına eminim. Bu tür çalışmaların ODTÜ çapında da uygulanabilmesi ve ülke çapında yaygınlaşmasını çok isterim.

Gıda güvenliğimiz tehlikede, soyumuzu kurutacaklar

*Necdet Topçuoğlu’nun  yazısı.

İnsanların sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenerek yaşamlarını sürdürebilmeleri için bitkisel ve hayvansal kaynaklı gıdalara ihtiyaçları bulunmaktadır. Ancak bu gıdaların sağlık yönünden güvenilir olması zorunludur. Son yıllarda gıda güvenliğini olumuz yönde etkileyen faktörlerin başında organizmaların  genleri ile oynanması gelmektedir. Genleri ile oynanmış organizmalara transgenik  organizmalar denilmektedir. Yapılan araştırmalar, gen transferinin genellikle bitkisel organizmalar üzerinde yapıldığını göstermektedir. Bu genetik çalışmaların amacı; bitki yetiştirmede daha az zirai ilaç kullanılması, soğuğa ve kurağa dayanıklı çeşitler yetiştirilmesi, gıdaların raf ömrünün uzatılması, maliyetlerin düşürülmesi gibi hususlardır.

Dünyada hiçbir besin sıfır riskli değildir. Ancak genleri ile oynanmış organizmalardan elde edilen gıdaların çeşitli riskleri bulunmaktadır. Bunların başında vitamin yetersizliği gelmektedir. Genleri ile oynanmış bitkilerden üretilen gıdalarda B12 vitamini eksikliği görülmektedir. Bunun sonucunda insanlarda unutkanlık baş göstermektedir. Unutkanlığın ileri yaşlarda alzeymıra dönüştüğü hepimizin malumudur. Diğer taraftan genleri ile oynanmış pirinçlerde A vitamini sentezi yapılamadığından bu pirinçlerle beslenen insanlarda gece körlüğü baş göstermektedir.

Bu konuda Hindistan’da 170 milyon insana A vitamini takviyesi yapılarak gece körlüğünün tedavi edilmesine çalışılmaktadır.

Bitkilerde gen transferinin en tehlikeli yönü kısırlaştırma programıdır. Gen transferinde Terminatör gen adı verilen gen, organizmanın soyunu yok etmeye programlandığından, bu bitkilerin tohumları kısırdır. Ayrıca bu terminatör gen programlanarak, söz konusu transgenik gıdalarla beslenen kadın ve erkeklerin kısırlaştırılması da yapılabilir. Dolayısıyla genleri ile oynanmış gıdalarla beslenen insanların sağlık sorunlarının yanında çok büyük bir genetik risk altında olduklarını söylemek mümkündür.

Transfer edilen genlerin toksik ve alerjik etkileri bulunmaktadır. Bu sebeplerle insanlarda zehirlenmelere yol açtığı gibi, vücutta sivilceler ve deri dökülmelerine de sebep olabilirler. Ayrıca bu gıdalardan bol miktarda yiyen erkeklerin spermlerinde Y kromozomu olan erkeklik kromozomunun azaldığı iddia edilmektedir. Bu durum muhtemel doğumlarda erkek çocuğu dünyaya gelmesini olumsuz yönde etkileyeceğinden, dünya nüfusu içindeki dişi erkek oranının bozulmasına neden olacaktır.

Genleri ile oynanmış bitkilerin çiçekleri kokularını kaybetmektedir. Bitkilerde çiçek döllenmesine yardımcı olan arı, sinek ve kanatlı böcekler çiçekleri kokularından bulabilmektedir. Kokular, kaybolunca arı ve böceklerin döllenmeye olan katkıları ortadan kalkacağı gibi, beslenmeleri de engelleneceğinden bu canlıların yok olmaları gündeme gelecektir. Doğal dengenin bozulması yönünden arıların yok olması telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurabilir.

Gen transferinin ayrıca doğal çevrenin bozulmasında da olumsuz etkileri söz konusudur. Transgenik bitkilerden diğer bitkilere yatay gen kaçışı yoluyla gen aktarılarak biyolojik çeşitlilik bozulabilir. Transgenik bitkiler, toprağın mikroorganizma yapısını da bozabilir. Doğadaki kuş ve böceklere beslenme yoluyla aktarılacak dayanıklılık geni ihtiva eden virüsler, ölümlere ve tedavisi mümkün olmayan hastalıklara yol açabilir. Diğer taraftan genetik yapısı bozulan zararlı otlar, zirai ilaçlara dayanıklılık gösterirse yok edilmesi imkansız hale gelebilir. Bu durumda bitkisel ürünler yabancı otların tehdidi altında kalabilir.

Yapılan araştırmalara göre, raflardaki ürünlerin yaklaşık %60-70 oranında genleriyle oynanmış organizmalardan üretildiği iddia edilmektedir. Bilim adamlarının konu ile ilgili araştırmaları devam etmektedir. Ancak bu aşamada ortaya koydukları şu tez çok önemlidir. “Bu denklemde bilinmeyenlerin oranı, bilinenlerden çoktur.” Dolayısı ile risk de çok yüksektir.

Dünya tarımsal üretiminin %80′i halen 6 çok uluslu şirket tarafından kontrol edilmektedir. Biyoteknoloji yoluyla dünyada bitkisel tohumların tekelinin çok uluslu şirketlerin eline geçme tehlikesi bulunmaktadır. Bu durumda gelişmekte olan ülkelerin tarımsal geleceği çok uluslu şirketlere bağımlı hale gelebilir. Halen Türkiye’de 300 milyon dolar tutarındaki tohumculuk piyasasının yaklaşık 70 milyon dolarının bu şirketlerin kontrolünde olduğu tahmin edilmektedir. Transgenik bitkilerin üretimi, dünyanın 23 ülkesinde yaklaşık 120 milyon hektera ulaşmıştır. Türkiye buğday ekiliş alanının 10 milyon hektar olduğu dikkate alınırsa tehlikenin ne kadar büyük olduğunu anlamak hiç de zor olmaz diye düşünüyorum.

Artan dünya nüfusunun beslenmesi karşısında çözüm olarak Biyoteknolojiyi savunanların sayısı hiç de az değildir. Ancak dünyanın tarımsal üretim potansiyelinin, geleneksel tarımsal üretim teknikleri ile üretim yapıldığı takdirde bile 10 milyar insanı beslemeye yeterli olduğu unutulmamalıdır.

Türkiye, 24 Mayıs 2000 tarihinde “Uluslararası Biyogüvenlik Protokolü”nü imzalamış ve bu konu 17 Haziran 2003 tarihinde TBMM’de görüşülerek 4898 sayılı Kanunla kabul edilmiştir. Bu yasaya göre insanların ne yediklerini bilme hakları vardır. Dolayısıyla Türkiye’de de AB ülkelerinde olduğu gibi transgenik bitkilerden üretilen gıdaların ambalajları etiketlenerek açıklayıcı bilgiler verilmelidir. İmzalanan uluslararası protokole bağlı olarak, “Ulusal Biyogüvenlik Kanunu” çıkartılmalıdır. Yine bu kanun çerçevesinde kurulması öngörülen Referans Enstitüler kurulmalı ve gümrüklerde transgenik gıdalar tahlil edilmelidir.

Dünyanın bütün medeni ülkelerinin insanlarının olduğu kadar, Türk insanının da güvenilir gıdalarla beslenme hakkı bulunmaktadır. Türkiye çok uluslu şirketlerin ürettiği transgenik gıdaların yol geçen hanı olmamalıdır. Son günlerde “Biyo Güvenlik yasası”nın çıkarılacağından söz edilmektedir. Genleri ile oynanmış organizmalardan üretilen gıdaların insan sağlığına olan zararlarını aklımızın erdiği dilimizin döndüğü kadar anlatmaya çalıştık. Şimdi yetkililere sesleniyorum, insanların sağlıklı yaşayabilmesi için bu kadar önemli olan bir yasa tasarısı neden kamu oyundan saklanıyor? Çok uluslu şirketlerin çıkarları Yurttaşlarımızın sağlığından çokmu önemli? Dünya nüfusunu gen teknolojisi ile planlamaya çalışan ve tohum tekelini ellerine geçirerek bütün insanlığı kontrolü altına almayı hedefleyen anlayışı kınıyorum. Felaketin sonunu bildikleri için Norveç’de bir buzdağının altına Dünyanın en büyük tohum deposunu kuruyorlar. Bütün bitkilere ait tohumlar insanlığın ortak mirasıdır. Çokuluslu şirketlerin onların genlerini değiştirerek kendi mülkiyetlerine almaları asla kabul edilemez. Genetiği değiştirilmiş her organizma doğaya salıverilmiş gizli bir tehdittir. Bunlar bir defa yayıldılarmı tekrar laboratuara geri çağırmanın imkanı yoktur.

“Ulusal Biyogüvenlik Kanunu”çıkartılmalıdır. Ancak biyolojik çeşitliliğimizi yok etmek veya başkalarının tekeline bırakmak için değil. Dünyanın en zengin endemik bitkilerine sahip olan Anadolu’nun biyo çeşitliliğini korumak için  çıkartılmalıdır. Bu sebeple sözkonusu Yasa Tasarısı  bir an önce Türk Kamuoyunun bilgisine ve tartışmasına açılmalıdır.

*Necdet TOPÇUOĞLU

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Eski Müsteşar Yardımcısı

Kopenhag’da Gezegenin Geleceği ve Yaşam için Oruç :

7 Aralık 2009, Kopenhag- Dünyanın gözleri BM İklim Zirvesi’ne dönmüşken Kopenhag’a giden Dr. Uygar Özesmi[1] 14 gün boyunca sürecek olan iklim orucuna başladığını açıkladı. Kişisel bir eylem olarak oruca başlayan Özesmi, aynı zamanda zirve programındaki toplantıları da takip edecek.
Kopenhag’dan çıkacak anlaşmanın dünya üzerinde yaşayan milyarlarca insanın ve diğer canlıların kaderini belirleyeceğini söyleyen Dr. Özesmi, « Dünya yok olmanın eşiğine gelmişken bugün birşey yapmam gerektiğini hissetim. Bütün sevdiğim insanların yakın zamanda acı çekmesine, hayatlarının tehlikeye girmesine, karşısında büyülendiğim doğal güzelliklerin yok olmasına seyirci kalmak zorunda kalabilirim. Bu durumda oğlum bana bundan 20 yıl sonra, baba sen iklim felaketine karşı toplumsal mücadele de ne yaptın diye sorduğunda ne söyleyebilirim ? Bireysel olarak elimden sadece bu geliyor. İklim değişikliğinden en çok etkilenenlerin çektiği açlığı göze alarak belki onların dünyasını anlamaya çalışır ve bu yeterince konuşulmayan adaletsiz dünyaya küçük bir pencere açabilirim. Her geçen gün daha çok insan iklim değişikliğine bağlı nedenlerle açlık çekiyor. Bu insanların hergün yapabildikleri tek şey hayatta kalmaya çalışmak… »
Dünya Sağlık Örgütü’nün yaptığı bir araştırmaya göre sadece 2000 yılında iklim değişikliği 150 bin kişinin üstünde can aldı [2]. Öte yandan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin 4. Değerlendirme raporuna göre küresel ortalama sıcaklık artışında 2 derecelik sınır geçilirse bir milyardan fazla insanın su ve gıda sıkıntısı çekeceği vurgulanıyor. İnsan sağlığı içme suyuna erişim, dengeli beslenme ve düzgün barınma gibi ihtiyaçların karşılanmasına bağlı olarak değişkenlik gösteriyor. İklim değişikliği ise bu ihtiyaçların karşılanması önündeki en büyük küresel tehdit.
Özesmi açıklamasına şöyle devam etti « Kopenhag’da içi boş, yeşile boyalı söylevler çeken politikacılara değil, harekete geçen liderlere ihtiyacımız var. Durumun ciddiyetine dair bir soru işareti bile oluşturabileceksem 14 gün aç kalmak sorun değil. Ama asıl sorunum petrol endüstrilerinin veya büyük şirketlerin çıkarları için süresiz olarak açlığa mahkum bırakılan insanlar. »
Uygar Özesmi’yle dayanışma için facebook’da « İklim orucu dayanışma grubu » kuruldu [3]. Özesmi, hergün Açık Radyo’da « Gezegenin Geleceği » programıyla [4] ve bloglarıyla [5] durumuna ve Kopenhag zirvesindeki gelişmelere dair bilgi aktaracak.
Notlar :
[1] Dr. Uygar Özesmi kimdir?
Genç yaşta doğa koruma çalışmalarına başladı ve Kayseri Fen Lisesi’nde okurken 3 TÜBITAK ödülü aldı. Orta Doğu Teknik Üniversitesinden mezun olduktan sonra Fulbright Burslusu olarak Ohio State Üniversitesi’nde Çevre Bilimleri Masterı ve ünlü MacArthur Bursu ile Minnesota Universitesi’nde Koruma Biyolojisi, Kalkınma ve Sosyal Değişim konularında doktora yaptı ve aynı üniversitede dersler verdi. Sonra Erciyes Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümünü kurma çağrısı üzerine yurda döndü ve 7 yıl öğretim üyeliği yaptı.
Ankara Kuş Gözlem Topluluğu’nu 1990 senesinde arkadaşlarıyla beraber kurdu. GEF Küçük Destek Programının Yönlendirme Komitesinde görev aldı, Biyolojik Çeşitlilik Sivil Toplum Kapasite Geliştirme Planı’nı, Doğa Derneği’nin kurucu başkanlığını yaptı. Türkiye’de ilk olarak Karadeniz STK’ları ve TURÇEK ile KarDoğa – Karadeniz Doğa Koruma Federasyonu’nun kurulmasını sağladı. Sivil Toplum Geliştirme Merkezi kurucu üyesi ve halen yönetim kurulu üyesi.

2004 senesinde Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nda görev almak üzere New York’a yerleşti. Küresel Çevre Fonları, Küçük Destek Programı (SGP) Genel Merkezinde Çevre Uzmanı olarak çalıştı. 2006-2008 arasında TEMA Vakfı Genel Müdürü olarak görev yapan Özesmi şu an Greenpeace Akdeniz’in Genel Direktörü. 90’in üzerinde uluslararası ve ulusal bilimsel yayınları bulunan Özesmi’nin “Yasak Meyva: Cehennemden Çıkış” adlı kitabı ise yayına hazırlanıyor.

Kopenhag’dan İlk canlı yayın ODTÜ’de

http://www.iklimicingenclik.com/cop15/?p=42